28 Mart 2018 Çarşamba

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 18. Hafta


“Öğrencileri dikkatle dinlemek onların dediklerine değer verdiğimizi ve onları ciddiye aldığımızı gösterir. Dinlemek öğrencilerin anlayış, bağlantı ve güven ihtiyaçlarını karşılar.
Eğer bir sınıfta tek bir değişiklik yapabilecekseniz, daha fazla dinlemek belki de yapabileceğiniz en önemli değişikliktir.  Herhangi bir gün, ne kadar konuştuğumuza ve ne kadar dinlediğinize dikkat edin.

Zamanın yüzde kaçını konuşmaya, yüzde kaçını dinlemeye ayırıyorsunuz?”

                   Çocuklara değer verdiğimizi hissettirmek, onları ciddiye aldığımızı göstermek çocuklarla olan bağlantımızda en büyük adımmış. Şimdiye kadar bunu, çocuk hakları kapsamında değerlendirip onların bir fikri olduğunu, bunları ifade etmeleri için alan açmamız gerektiğini, yargılamadan her görüşlerini dikkatle dinlemeyi  amaç ediniyordum kendime. Ama bunun, çocukların  “anlayış”, “güven”, ve “bağlantı” ihtiyaçlarını karşıladığını fark etmiş olmak, beni inanılmaz büyüttü. Çocuklara olan empati alanıma katkı sundu, ihtiyaçlarıyla bağlantı kurup öyle iletişime geçmem gerektiğini öğretti. Daha çok konuşmaya alışkın olan halim, daha çok dinleme haline evrildi. Zamanla da hepimizin ortak ihtiyacı olması nedeniyle, duyma-duyulma alanları bizim için önemli bir yer oldu.


                  Çocuklarla ilk günden şimdiye kadar birbirimizi duyabileceğimiz, dinleyebileceğimiz alanlar oluşturmak için çabaladık. Ama ilk başlarda, pasajda anlatılanın tersine çocuklar için alan açmadan önce, ilk olarak ben duyulmak için kendime alanlar oluşturmaya çalıştım. Çocukların üç yıl boyunca fazla öğretmen değiştirmiş olmaları, isimlerinden önce gelen etiketleri, aramızdaki güven bağının oluşması için bir engeldi. Güven olmadığı için de söylediklerimi sadece ben işitiyordum. Zaman geçtikçe sadece benim konuştuğum değil, çocukların da konuştuğu ama bu dinleme halinin karşılıklı bir anlaşmaya dayalı olduğu bir döneme evrildik. Duyma-duyulma ihtiyacı için alanlar aramaya devam ettik. Bazen derse başlamadan bir çocuğun sorunu hepimizin sorunu oldu ve ilk 15 dakikayı buna ayırıp onu dinledik. Bazen oyun saatlerinin son 10 dakikası oldu bu. Sadece sorunlarımız olduğunda değil, paylaşmak istediğimiz her şey için alanlar oluşturmak için çabaladık. Alanlar oluşmaya başlamıştı yavaş yavaş ama hâlâ dinlemenin koşulları tam olarak ortada yoktu.

Örneğin dikkat sürelerinin kısa süreli olması, konuşan çocuktan odağın kayması dinleme için anlaşmanın ötesinde bir şeyler yapılması gerektiğini gösteriyordu. Böylece ilk rutinimize adım atarak sabahları ilk 10 dakika masal anlatmaya ayırıp, dinleme becerisi üzerine çalıştık. Bir süre böyle devam ederken, sonrasında duygularımızla tanıştık. Sene başında yine yaptığımız “Nasıl Hissediyorum?” köşesiyle bu anlatma-paylaşma halini rutine dönüştürdük. Her sabah nasıl hissettiğimizi mandallarımızla duygu köşesinde ifade ettik. Anlattık, duyduk, duyulduk. 

Derken zamanı belli olmadan konuştuğumuz sınıfa dair sorunları, düzenli bir şekilde dinlemek ve konuşmak için özel bir alan oluşturmak istedik. Çocuklarla bu ihtiyacı tartışarak neler yapılabiliri konuşurken,önceki okulumda çocuklarla yaptığımız meclis toplantılarında söz ettim onlara. İlgilerini çekti. Onların da onayıyla her çarşamba düzenli olarak sınıf meclisi yapmaya karar verdik ve yapmaya başladık. Bazen zorlandık, bazen, tıkandık. Bazen anlam veremeyen katılmak istemeyen oldu. Bazen ise bunun çok değerli olduğunu, kendini ifade etmenin onlara iyi geldiğini söyleyen oldu. Sonra bir baktık ki artık herkes kendini rahatlıkla ifade edebileceği alanları oluşturmuş, orada paylaşmakla kalmamış dinlemeye ve anlamaya çalışmak için yola koyulmuş.
Sınıf meclisiyle birlikte kendi güçlerini eline alan çocuklarla her şeyin daha kolay akmaya başladı: Söylediğim her şeyde duyuldum. Duyulduğum için somut ricalarım hep karşılık buldu. Meclisler bağlantımız güçlendirdi: Birbirlerine empati veren, bazen bana empati veren çocuklar görmeye başladım sınıfta. Meclis çocukları bağımsızlaştırdı: Oyun saatlerinde birden fazla seçenek sunarak herkesin kendi seçtiği etkinliği yapmaya ve oradaki sorumluluğunu yerine getirmeye başladı. Sorumluluk alan her çocuk akademik olarak da bir adım daha hızlanmış oldu. Çatışma çözümü adına kurduğumuz Ara Buluculuk sistemine hiç girmiyorum bile. Daha önce bahsetmiştim sanırım. Şimdilerde Sura Hart’ın oyunuyla arabulucularla çatışma üzerine çalışmaya başladık. Çocuklardaki bu değişim, bendeki bu değişim dinlemek ve duyulmak için açılan alanların ne kadar değerli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu bana, bize…Değişim: Emek verdikçe,suladıkça büyüyen…


Şimdi bağımsızlaşan,bağlantımın güçlendiği bu çocuklarla kendi öğrenme sürecimizi kendimiz planlamaya çalışıyoruz. Sağlık sorunlarımdan dolayı 1 haftadır uzak kalmış olmak beni üzse de, günlüğümü yazdıkça yeniden heyecanlanıp bir an önce sınıfa gidip bu sürece başlamak istiyorum.
Sene başından beri desteğini hiç esirgemeyen ve bana güvenen idarecilerime teşekkür etmek isterim. Çünkü biz çocuklara bu alanları açmak için çabalarken, bizim de bir alana ihtiyacımız olduğunu görüp bunu gözetmeleri çok değerli ve motive edici. Yine bu inancı içimde büyütüp, dokunabilmek  için girdiğim bu yolun  başlangıcına yani Başka Bir Okul Mümkün Öğretmen Köyüne, köyümüze derin bir minnettarlık…
Sura Hart’ın pasajlarını küçük bir mail grubunda geçen yıllarda paylaşarak bana gösterge olan,şimdi bu pasajlarla birlikte yayınladığı ön yazılarıyla bana ilham olan sevgili Bediz Gürel’e binlerce şükran.
Ve çocuklara…
Kendilerini hatırlattıkları, dinlenildikleri sürece her şeyi başarabileceklerini gösterdikleri, haklarına sahip çıkma tutkularını, sorumluluklarını yerine getirirken gösterdikleri çabayı kutluyorum.
İyi ki varlar. Hep olsunlar diyerek hepinize emekle büyüttüğünüz ağaçların,rüzgarlarının estiği serin bir hafta diliyorum.

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 21. Hafta

Sura Hart ne diyor?
İnsanları veya şeyleri korumak için güce ihtiyaç duyulan zamanlar vardır.
Örneğin bir öğrenci, diğer bir öğrenciye vurmak üzereyse öğretmen bir yaralanmaya engel olmak için çocuklardan birini tutabilir. Ancak bu durumda güç, cezalandırmak için değil korumak için kullanılmıştır.
Sınıfınızda yanlış bir şey yapmış birini cezalandırmak için mi, yoksa sizin ve grubun değer verdiği şeyleri korumak için mi güç kullanıyorsunuz?


Ben ne düşünüyorum?
Geçtiğimiz hafta yazıda ödül, cezaya değinip Özenç ve Gülesra ile konuşurken bu konuda ayrıca yazmayı önermiştim günlükler bittiğinde. Yaklaşım konusu öyle temelde yer alıyor ki, günlükte iki paragrafa sığdıramıyorsun. İlk düşündüğüm bunu planlayıp yaşantılarımızla, önerilerle ve yeni fikirlerle bu konuyu mercek altına almak aslında.


Sınıfta “yanlış” bir şey yapmış birini cezalandırmak yerine nasıl bir yaklaşım sergilediğimizi yazmaya başlayalı 21 hafta olmuş. Yani onu mu yapıyorsun, bunu mu yapıyorsun gibi soruları biraz daha aşmış olmalıyız Suracığım.

Korumak için kullanılan güç, önleyici bir set oluşturuyor sanki durum içinde.

Olay büyümeden, birine zarar gelmeden arada paravan olduğumu hissediyorum bazen. Ne zaman ki duygular dalgalı denizden dingin sulara dönüyor, o zaman açılıyor paravan ve başlıyoruz konuşmaya.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Birbirimize duygusal ve fiziksel anlamda zarar vermemek bizim dönemin başında “Nasıl bir öğrenme ortamı hayal ediyoruz?” sorusu etrafında ortaklaştığımız konulardan biriydi. Bunun gibi bizimle birlikte yaşayan canlılara yaklaşım, görev paylaşımı gibi konularda da ortaklaşıp anlaşmamızı oluşturmuş imzalarımızı atmıştık.

Örneğin yaşanan bir olay sonucu iki çocuk öfkesini kontrol edemedi ve birbirine fiziksel anlamda zarar verecek. Çocukları yeterince gözlemleyebildiyseniz ve artık tanıyorsanız olayın hangi durumunda kimin ne tepki verebileceğini zaten kestirirsiniz. Böyle bir durumda olay yanımda gerçekleşiyorsa yavaş yavaş yanlarına yaklaşır, öfke ellerinde yumruğa dönüşmeden önce aralarına girebilirim ya da birini uzaklaştırıp sakinleşmesine yardımcı olabilirim.


Bu tip olaylarda pek çok senaryo sıralanabilir. Ancak ben paylaşımlarımın “bunu yapamazsın, şimdi cezalısın” şeklinde olmasındansa; çocuklara duygularını yansıtarak, anlaşmamızı hatırlatarak, çözüm yolu aramalarına yardımcı olarak ya da bir canlandırma yaparak birbirlerini duymalarını sağlamayı tercih ediyorum.


Çocukların geribildirimleri neler?
Grubun değer verdiği şeyleri korumak adına bazen güç kullanmam gerekse de bazen araya kolaylaştırıcı fikirler serpiştiriyorum. Çocuklar bunların farkına hızlıca varıyor ve anında geribildirim veriyor.
Örneğin yaşadıkları bir olay büyüyecek, büyüyecek ve yanardağ gibi patlayacak birilerinin ağlamasıyla sonuçlanacak diyelim. Olay sırasında araya girip bazı sorular sorduğum oluyor çocukların farkındalığını o ana çekebilmek için. “Şu an öfkeni tam olarak nerede hissediyorsun, bana  gösterebilir misin?” diyorum mesela. Bir an duruyor çocuk. Çoğunlukla ellerini gösteriyorlar. Öfke ellerinde birikiyor ve yumruk, çimdikleme, vurma gibi şeylere dönüşüyormuş. Sakinleştiklerinde konuşuyoruz bunun üzerine ve olayı değerlendiriyor genellikle.
“Öfkelendiğimde bir sıcaklık hissediyorum parmaklarımda, vurmak istiyorum. Ancak bunu yapmamalıyım biliyorum. Kendimi tutmaya çalışıyorum” diyen oldu geçen gün.  


Ben de duygularının farkında olduğunu, onlarla nasıl baş edeceğimiz konusunda gittikçe güçlendikleri tadında bir geri bildirim vermeye çalıştım üzerine.


Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Cezalandırıcı gücün kimseye bir yararı yok. Aksine yıkıcı hasarları var. Süreci bir zincir gibi tek tek ördüğümüzde sonrası da kolaylıkla gelişiyor. İlk zamanlar öğretmenin gücünü, korumak için kullanması gerekiyor. Zamanda bir bakıyor çocuklar güçleniyor…
Ancak bunun ucu bucağı yok. Her geçen gün yeni bir hikaye, büyüme ve öğrenme. Sonrasıyla ilgili düşünce de bitmiyor haliyle. Üzerine ekliyorsun gün geçtikçe :)


Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Uzun süredir “yeterince iyi” kulağıma küpe. Bizim Çocukla Barış’ı başlatma motivasyonumuzun sıçrama noktası. Sürekli bir şeyler yapmayı deniyorsun, eksiğini gediğini görüp kenarda bekliyorsun ya. Zaten yaptığın, yapacağın arı gibi çalışmanın ürünü Özgeciğim diyeyim kendimi kolumun altına alıp yanağımdan bir makas alarak.
Ben Meraklı Kedi’nin ardından muhtemelen biraz dururum, nefeslenirim derken daha da vızıldamalı günlerin içine düşüverdim. Bir şekilde BBOM’un model geliştirme çemberlerinde çiçekten çiçeğe konar, Çamtepe’de çocuklarla koşar oynar, Çocukla Barış’ta her hafta bir sayfaya su gibi dökülür olmuşum.
Çalışana, üretene, paylaşana, çoğalana ne mutlu! Ne mutlu bana…


Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 21. Hafta


Sura Hart ne diyor?
İnsanları veya şeyleri korumak için güce ihtiyaç duyulan zamanlar vardır.
Örneğin bir öğrenci, diğer bir öğrenciye vurmak üzereyse, öğretmen bir yaralanmaya engel olmak için çocuklardan birini tutabilir. Ancak bu durumda güç, cezalandırmak için değil korumak için kullanılmıştır.
Sınıfınızda yanlış bir şey yapmış birini cezalandırmak için mi, yoksa sizin ve grubun değer verdiği şeyleri korumak için mi güç kullanıyorsunuz?



Ben ne düşünüyorum?
Sura’nın verdiği örneği öğretmenliğim farklı zamanlarında, farklı çocuklarla çokça yaşadım, hala yaşıyorum. O yaşantılardaki hallerimi düşündüm ve çocukların tepkilerini, epeyce sürdü bu süreç, yazamadım hemen.



Güçlenen öğretmenler ve çocuklar dökülüyor dilimden, içim bir hoş. Ne kadar adım adım, ne kadar birbiriyle bağlantılı ve dönüştürücü bir süreçten bahsediyoruz burada, tekrar hatırladım.

Fiziksel ve duygusal güvenliğin tehlikeye gireceğini hissettiğim zaman, inanılmaz bir şekilde geriliyordum ve bu durumla baş etmem, o sırada çocukları duymam, anlamam epeyce zor oluyordu. Şu güvenlik meselesini biraz somutlaştırayım. Örneğin, bir gezide birlikte yürürken, iki çocuk neredeyse kavga edecekken, salıncağın hızı arttığında fiziksel güvenliğe; birbirlerine söyledikleri sözleri duyup müdahale etmek istediğimde, acaba bu sohbetin sonu nereye varacak diye kendimi çocukları dinlerken bulduğumda duygusal güvenliğe dair kaygılarım oluyordu. Korktuklarım başıma gelirse bunun tek sorumlusunun ben olacağını düşünüyordum, tüm sorumluluğu üzerime alıp altında sıkışıyordum. Bunlar başıma gelmesin diye yaptıklarım da her zaman tutarlı değildi. Bir şey desem fazla müdahale mi olur, çocuğun alanına girmeye mi denk gelir diye düşünürken olaylar da büyüyordu genelde.

Şimdi baktığımda tam bir gücünü eline alamama, gücü birlikte güce dönüştürememe örneği olarak görüyorum yaşadıklarımı. Sonrası nasıl mı oluyor? O zamanlar Sura Hart çevirileri yoktu tabii, ilk yılımda deneye yanıla, üzerine tekrar düşünüp sebat etmeyle, hatta biraz inatla;), sonrasında deneyimlerimizi paylaşacağımız alanlar yaratıp dayanışa dayanışa, okuya keşfede bugünlere geldik.

Pek de tartışılmayan kurallardan, bizim değerlerimize, bizim anlaşmamıza gelmek; neden sürekli kurallara uymaları gerektiği hakkında konuşmak yerine, birbirimizin ihtiyaçlarını duymak, dinlemek; fiziksel ve duygusal güvenliğimizin sorumluluğunu tek başına bir kişinin üstlenmesi yerine, anlaşmamızı yaşatmanın sorumluluğunu birlikte almak, tüm bu süreci takip etmeyi kolaylaştırıcı araçlar yaratmak… İşte bence özetle bunlar değiştiriyor işin rengini.
Belki iki senaryoda da aynı cümleler çıkıyor ağzımızdan, ama kaynağı farklı, oluşturduğu his farklı. Dolayısıyla sınıf kültürüne etkisi farklı.

Bu farkı yaratabilmek süreç ve dolayısıyla emek işi, ancak diğer senaryoda da az çaba harcanmıyor.
Hatta harcanan çaba sonucunda içimizde çiçekler de açmıyor, aksine otomatikleşen, gittikçe yabancılaşan bir hal, hem kendine, hem birbirlerine.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Bu bir araya geldiğimiz ilk günden itibaren oluşturmaya başladığımız, her gün üzerine bir şeyler ekleyerek ilerlediğimiz bir süreç. Bağlantılarımız güçlendikçe rahatlayan, gelişen bir ilişki.


Sura’nın örneğinde olduğu gibi, ben yaralanma ihtimalini durdurmak için bir kolu tuttuğumda, güvenliğin benim için önemli olduğu, anlaşmamızı korumak için yaptığımı hatırlatmama gerek olmuyor artık. Hatta artık bu sadece benim yaptığım bir durum değil. Çocuklar da birbirlerine anlaşmamızı hatırlatıyor, o sıralarda yüzümdeki tebessümü görmelisiniz:) Buralar benim için anlaşmamızın yaşadığının, sınıf değil topluluk olduğumuzun göstergesi.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

Bu süreci çocuklarla değerlendirip, birbirimize geribildirim vermek için alan açmayı planlıyorum. Bu aslında çemberlerde yaptığımız bir şey ancak, aklımdaki odağa sadece bunu almak. Bu süreçte kendini cezalandırılmış hisseden var mı, onu duymaya çalışmak istiyorum, buralarda derin demokrasi pratiklerini kullanmaya niyetliyim.

Bakalım neler olacak?


21 Mart 2018 Çarşamba

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 20. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.  
İlişki tabanlı bir sınıfta, herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak stratejiler bulma niyeti ile her bir kişinin ihtiyacı dikkate alınır.
Sanki bir teraziymişsiniz gibi kollarınızı iki yana açın - elleriniz aşağı yukarı omuzunuzun hizasında  olsun. Bir elinizde öğrencilerinizin ihtiyaçları. Diğer elinizde sizin ihtiyaçlarınız. Nasıl dengeye getiriyorsunuz teraziyi? Bazı sınıflarda neredeyse tamamen öğrencilerin kefesi ağır çeker. Kural dolu, meliler/malılar mamalılar dolu sınıflarda öğretmenlerin (veya idarecilerin) kefesi ağır çeker.


Teraziyi dengeye yaklaştıracak yollar bulabilir misiniz?


Ben ne düşünüyorum?


Bu haftanın yazısına başlamadan önce Bediz’in ön yazısını açıp okudum tekrar. Kendi yaşadığı bir olayı paylaştığı kısım çok dokunmuştu içime. Hepimizden benzer hikayeler çıkacağına eminim.
Bir öğretmenin cezalandırıcı olduğunu fark etmediği cezalarla ilgili düşündürüyor bizleri devamında ki okudukça fark ediyoruz, belki ta içinde yaşıyoruz.
“Ödül ve cezanın olmadığı yerde, yerine ne konacak?” sorusunu da önceki günlüklerimizde ucundan bucağından çekelemiştik. Üniversitede bunu nasıl yapacağımı öğrendiğimi söyleyemem. Çalışmaya başladığımda elimde çok kart yoktu. Zorlandığımda sığınıyordum ceza gibi görünmeyen ancak içinde ciddi anlamda tohumlarını besleyen davranışlara. Ve çaresizlikten tükendiğimi hissediyordum zaman zaman.


Ceza refleksi diye bir şey var gerçekten. Biz içinden geçmişiz, zorlandığımızda o alışıldık yaşantılarımız hemen canlanıyor davranışlarımızda.
Fakat farkındalığı oluşmaya başladığında hatırlıyorum, ben yeni bir ülke keşfetmiş gibi sevindim. Çocuğun davranışlarının altında yatan ihtiyacı araştırmak, nasıl karşılayabileceğimizin peşine düşmek...
Yeni stratejiler aramak her çocuk için ayrı bir hikaye yaratıyor, insan peşine düşünce cesaretleniyor.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?


Çocuklarla yaptıklarımı düşünürken teraziyi koydum gözümün önüne. Sura’nın bu tip derin konuları böyle basit imgelerle anlatması öyle somutlaştırıyor ki zihnimi…
Peki ceza yok. Terazi çocukların tarafından havalanıyor havalanıyor… Peki tüm ağırlığı bana mı? Bir dakika, nasıl bir denge olabilir? “Bunlar bunlar yok, bunları yapamazsınız, yoksa…”lardan zaten uzağız. Peki çocuklar istediği zaman, istediği şeyi yapabilir mi?
Yaşadığım bu ikilik asıl çalıştığım ilk yıl gözlerimin önünde duruyordu her gün. Sınırları belirlemek, çocuklarla birlikte karar vermek, ihtiyaçlarımızı gözetmek…
Çocukların kefesi ağır çektiğinde ben hiçbir planımı yapamamış oluyordum. Bunun telaşından “-malı -meli”lere sarılınca da çocukların ihtiyaçları karşılanmamış oluyordu.


Sanırım teraziyi dengeye yaklaştıracak noktalar; dönemin başında “Nasıl bir öğrenme ortamı hayal ediyoruz?” sorusunda ortaklaşabilmek, birlikte ortak bir anlaşma yapabilmek, güçlü bağlar kurabilmek ve birbirini gözetebilmek...





x

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?


Dengeyi kurmaya çalışırken zorlandığım zamanlardan bahsederken o günlere geri döndüm. Genelde gördüğüm öğretmenin kendini yetersiz hissetmesiyle sınıfının kapısını kapatması ve kendi içinde çözmeye çalışmasıydı. Fakat ben yapamadığım şeyi kurcalamak istediğim ve çalışma arkadaşlarımdan destek talep ettiğim için kendimi kutluyorum. Her zaman daha iyisini yapabiliriz elbette. Ancak kendimize de zarar vermeden, çalışma arkadaşlarımızla işbirliği yapabilmemiz bir insan için en güzel öğrenme şekillerinden.

O günlerde bana deneyimleriyle ve açık yüreklilikleriyle destek olan öğretmen arkadaşlarımı da sevgiyle hatırlıyorum şimdi.

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 20. Hafta


Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. 

İlişki tabanlı bir sınıfta, herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak stratejiler bulma niyeti ile her bir kişinin ihtiyacı dikkate alınır.
Sanki bir teraziymişsiniz gibi kollarınızı iki yana açın - elleriniz aşağı yukarı omzununuzun hizasında  olsun. Bir elinizde öğrencilerinizin ihtiyaçları. Diğer elinizde sizin ihtiyaçlarınız. Nasıl dengeye getiriyorsunuz teraziyi? Bazı sınıflarda neredeyse tamamen öğrencilerin kefesi ağır çeker. Kural dolu, meliler/malılar mamalılar dolu sınıflarda öğretmenlerin (veya idarecilerin) kefesi ağır çeker.

Teraziyi dengeye yaklaştıracak yollar bulabilir misiniz?


Ben ne düşünüyorum?


Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Çok sevdim bu cümleyi:) Epey deneyim ve gözlem fırsatım oldu bu cümle üzerine düşünmek için.
Terazinin bir kefesinden, bir kefesine bazen hızlıca, bazen yavaş yavaş geçen öğretmenler, bu geçişe anlam veremeyen çocuklar… Denge, büyük güzellik, büyük özlem.

Evet, cezalandırıcı güç kullanmadan da kendimizi ifade edebiliriz. Evet, biz de o topluluğun bir parçasıyız ve bizim ihtiyaçlarımız da gözetilmeye değer.

Öğretmenliğe başladığım ilk zamanlarda çok net olduğum bir şey vardı, cezalandırıcı güç kullanmamak, demokratik bir sınıf ortamı oluşturmak. Bunun için çok okumuştum, biraz iyi örnek gözlemi de yapabilmiştim ancak neler yapacaksın dediklerinde, neler yapmayacağımı sıralarken buluyordum kendimi. Şimdi bakınca nedenini görebiliyorum, ilham alacağım, yaşarken kendimi keşfetmemi kolaylaştırmış, tatlı tatlı hatırladığım bir birlikte güç deneyimi biriktirememişim ki. O yüzden heybenin içi yapılmayacaklar listesi ile dolu.

İlk zamanlarım, gözlem ile geçti. Çocuklarla birlikteyken her şey, her zaman yolunda gitmiyordu ama başlarda pek sesimi çıkaramıyordum, kendimi ifade etmenin bir müdahale olacağını düşünüyordum.
Örneğin, çemberden sonra başladığımız çalışma zamanlarında epey gürültü oluyordu. Hemen ‘’Çocuklar sessiz olun!’’ demek istemiyordum ama kendimi de rahat hissettirmiyordum. Çok zorlandığım zamanlarda da ‘’biraz sessiz mi olsak?’’ , ‘’çocuklar lütfen ama’’ gibi şimdi halimle baktığımda saçma gelen şeyler söylüyordum, o zamanların çaresizlik ifadesi.

Bunları söylemem de çare olmuyordu zaten, ne dediğim, ne istediğim belli değil.
Sonrasında kendimi ihtiyaçlarımla bağ kurarak net ifade edebilmem lazım. Bir öğretmen olarak ben de kendi potansiyelimi yaşamak istiyordum. Bunu yaptıkça, anlaşmalarımıza kendimi de dahil ettikçe geçti rahatsızlığım, tedirginliğim. Gerçekten bir topluluk olmaya başladığımızı düşünmeye başladım, gözlemlediğim kadarıyla çocuklar da benzer gelişim oldu.
 
Gözlemlerim de benzer durumun sıklıkla yaşandığı yönünde, ama terazi bir orada bir burada. Dengeyi bulmayı kolaylaştırır diye bu kısmı doldurdum da doldurdum:)

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?


Bu deneyimimde, öncekilerden farklı olarak çocukların ihtiyaçlarını paylaşabileceği zeminler yaratmaya çalışıp, kendi gözlemlerimi birleştirmeye çalıştım. Çünkü bunu özellikle gündemime almazsam, terazi kolaylıkla hoop benden tarafa…

Bu zeminler de, çemberlerimiz. Birbirimizi duyduğumuz, dinlediğimiz, kendimizi ifade edip, müştereklerimizi oluşturduğumuz… Türkçe kelime dağarcığı geliştikçe ifade edişler arttı ancak bu süreçte somut gözlemlerimi onlarla paylaşmam da büyük kolaylık sağladı. ‘’ Yanındaki arkadaşınla bu hafta üç kez sessiz olmak ile ilgili tartıştığını gördüm, sen çalışırken yanında çok ses ve hareket olmasın istiyorsun galiba, biraz yalnız oturmak ister misin? ’’ gibi paylaşımlarım çocukların kendileri ile ilgili farkındalığını arttırdı, onlara görüldüklerini hissettirdi. Birlikte kendi ihtiyaçlarımızı paylaşma sürecinde bizi cesaretlendirdi.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

Ara ara dengenin iki tarafa doğru da bozulduğunu hissettiğim anlar olabiliyor. Bu zamanlar için de çocuklarla geribildirim çalışmalarını arttırmayı hedefliyorum. Artık yavaş yavaş bu kıvama geldiğimizi hissediyorum:)



Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Büyük kutlamam var. Yazının başında paylaştığım, neler  yapılmayacak listelerimi ortadan kaldırmamda bana dokunan, biriktirdiğim deneyimlere alan açan herkese, en çok da çocuklara şükran doluyum.

Alıştığımız/uymak durumunda kaldığımız cezalandırıcı gücü, birlikte güce dönüştürebiliriz.
Bunu yapabiliriz. Bu benim için büyük bir umudu işaret ediyor, başka bir dünya umudunu.
Ve tabii bununla birlikte cesareti, deneme cesaretini.
Yapabiliriz!


Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 17. Hafta


“Beden dili, "üzerine güç" veya "birlikte güç" kullanmak perspektifi ile konuştuğumuzu karşımızdakine geçirebilir.  
Öğrencilerinize karşı nasıl bir beden diliniz var? Beden diliniz iletişim halindeyken neler söylüyor?
Boyları ne kadar kısa olursa olsun, "birlikte güç" perspektifinden konuşmak istediğimizi çocuklara iletmek için, onlarla göz teması kurarak konuşabilelim diye, çömelebilir veya bir yere oturabiliriz. Bizden uzun boylu olan öğrencilerimizi de göz teması kurarak konuşabilelim diye oturmaya davet edebiliriz.  
Öğrencilerinizin sizinle etkileşim halinde olduklarında hangi sıklıkla yukarı baktıklarına dikkat edin.”

       Eşit güç ilişkisi konusunda önceki günlüklerimde üzerine yazmıştım. Şimdi bu haftaki pasajı okuyunca aslında bunun sene başımda kendimiz için oluşturduğumuz vizyonla da ne kadar ilişkili olduğunu düşündüm.”Nasıl bir sınıf istiyorum?” sorusuna çocukların ve benim verdiğimiz cevaplar her ne kadar yeni tanışmış olmanın ve temel ihtiyaçlar (beslenme-sağlık vb) üzerinden şekillenmiş olsa da, birbirimize olan güvenimiz arttıkça,bu ihtiyaçların yanına eş değerlilik ihtiyacı da eklenmiş oluyor. Örneğin birlikte oluşturduğumuz sınıf anlaşmasına benim uyup uymadığımın kontrolü başlarda hiç yapılmıyordu. Çocukların odağında bile değildi. Zamanla birlikte oluşturduğumuz çalışmalar, karşılıklı dinleme-duyma hali,sınıf meclisindeki eşit rollerimiz, bir süre sonra anlaşmaya ne kadar uyup uymadığımın kontrolü yapılmaya başlandı.Ya da vereceğimiz bir kararda benim “hayır”demem onları durdurmadı. Üzerine yeniden konuşulup “hayır”cevabı tartışıldı.

        İşte bu süreç işlerken beden dilinin de bununla paralel oluşu birlikte güç haline inanılmaz katkı sunuyor. Çocukları dinlerken eğilerek onlarla göz hizasında konuştuğumda, onların daha rahat konuştuklarını, gözlerini gözlerimin içine dikerek anlatmak istediklerini nasıl heyecanla ya da duyulma isteğiyle anlattıklarını gördüm. Beden dili, sınıfta hiyerarşinin göstergeleri olan eşyalar, oturma düzenleri bunların hepsi aslında eş değerlilik ihtiyacımızı olumlu ve olumsuz yönde etkileyen nedenler.

    Arka arkaya oturmuş ve sadece birbirinin ensesini gören çocukların birbiriyle olan iletişimlerinin sadece duyulan sesten ibaret olduğunu, göz temaslarının olmayışlarını düşünsenize? Ya da öğretmenin hep ayrı ve özel bir yerde oturduğunu, en güzel masanın öğretmenin oluşu, tüm sınıfı rahat görebileceği yer seçeneğinin ona verilişi, hep ayakta konuşup çocukların öğretmenin sadece karnıyla göz teması kurabildiği, ona ulaşmak için kafasının hep yukarıda olduğu…
Sıralayabileceğim belki daha nicesi var.

    Geçen gün Uluslararası Çocuk Merkezinin bir eğitimine katıldım.Orada çocuklar için yapacağımız en önemli şeyin onlara güvenli ortamı oluşturabilmektir diyordu. Ve bu güvenli ortamın (okul-ev-cezaevi-bahçe) içine de fiziksel koşulları, şeffaflığı, açık iletişimi, beden dilini, dinlemeyi, duymayı koyuyordu. Belki biz de bu fiziksel koşulların, şeffaflığın, açık iletişimin, dinleme ve duyulmanın içini bu pasajların ve Şiddetsiz İletişimin desteğiyle doldurmuş oluyoruz.
     Çocuklardan gelen geribildirimler için ise şunu diyebilirim ki birlikte yaptığımız her iş daha keyif veriyor hepimize. Birlikte karar verdiğimiz her gündem uygulanma noktasında daha etkili işliyor. Katılımlarının hayatımızı nasıl değiştirdiğinin farkındayız. Bunun hak olduğunu “Çocuk Hakları Haftası”nda biraz konuşmuş olsak da şimdi uygulamayla birlikte buna değinmek ufkumuzu açıyor.

     Geçen haftalarda Özenç’in sınıfıyla birleşerek  birlikte”Sıfır Çöp” kampanyası kapsamında bir sunum yapmaya çalıştık çocuklara. Sınıflarımızda biriken süt kutularından neler yapabilirizi tartışırken her çocuğun fikrini alıp üzerine konuşuyorduk. Sonrasında öğlen yemeği için kumanyaların dağıtılacağı saat gelince çocuklarla birlikte kendi sınıfımıza çıkmak zorunda kaldık. Ardından bir çocuğun tepkisiyle karşılaştım. Kendi fikrini söyleyemediğini ve bunun haksızlık olduğunu, belki fikrinin Özenç ve sınıfı tarafından çok beğenilebileceğini söyledi. Ben tabii bunu göremediğim ve her çocuğu gözetemediğim için üzgün olduğumu ve taşımalı bir okulun zorluğunu, kumanya dağıtım işleminin ne kadar zor olduğundan falan söz ettim. Ama benim için o çocuğun bunu ifade etmesi ve bunun için yeniden alan istemesi çok değerliydi. Benim için çok anlamlı bir geribildirimdi bu. Hem her çocuğu gözetme konusuna daha  dikkat etmem konusunda hem de birlikte güç ilişkisinin nasıl  oturduğu konusunda.

    Gelecek için çocukların bu birlikte güç ilişkisini diğer öğretmenler ve idareyle de kurabilmeleri için okul meclisi gibi önemli bir mekanizmayı nasıl aktif hale getirebilirizi tartışmayı planlıyorum. Evet, çocuklarla tartışmayı planlıyorum. Onların önerileriyle yol almak niyetindeyim.
   
  Bu haftaki kutlamalarım biraz önceki yıllara. Bu okuldan önce çalıştığım birleştirilmiş sınıf olan köy okulunda sınıf ve okul meclis çalışmalarını başlatırken desteğini aldığım BBOM derneğine, Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları biriminde o zamanlar çalışan Zeynep Kılıç, Melda Akbaş, Gözde Durmuş ve Işık Tüzün'e inanılmaz şükran doluyum. Bu birlikte güç ilişkisinin bu sistemde asla olmayacağına inanıp yine onların desteğiyle önceki okulumda yaptıklarımız, dönüştürdüklerimiz ve inancımın bu senenin motivasyonun temel  nedeni olmasını kutluyorum.Yine o dönem BBOM okullarında çalışan deneyimleriyle önümüzü açan Özenç’e, şimdiki sınıfıyla yaptıklarını okudukça ilham aldığım Özge’ye yine binlerce şükran.
    BBOM'la tanışma sürecim 3 yılı geçiyor. Ve öğrendiğim en önemli şey ”Hiçbir şey imkansız değildir.” oldu. Dershane kapılarında görüp bazen klişe bulduğum bu söz, şimdilerde benim için pek anlamlı. Milli eğitimin de desteklediği katılım ve birlikte güç ilişkisini hayata geçirmek zor değil.Yeter ki isteyelim ve güçlenmek için birbirimize sarılalım. J
The No Fault Zone oyununun sınıftaki deneyimimi sizinle nasıl paylaşacağımın heyecanıyla bu haftaki yazıya son verip hepinize eş değerlilik ihtiyacınızın gözetildiği, birlikte güç kullanarak ilerlediğiniz çalışmalar diliyorum.


14 Mart 2018 Çarşamba

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 19. Hafta


Sura Hart ne diyor?
Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil.

Öğrencilerinizi bir sürü soru oluşturup sormaları, kendi çıkarımlarını yapmaları ve kendi teorilerini inşa etmeleri için cesaretlendiriyor musunuz? Öğrencilerinizin sorularını ciddiye alıyor ve onların kendi cevaplarını bulabileceklerine güveniyor musunuz?

Yoksa sınıf ağırlıklı olarak ders kitaplarının cevapları, sizin bilgi ve görüşleriniz için bir platform mu?



Ben ne düşünüyorum?
Keşif ve ezber… Bugüne kadar neleri ezberledim, neleri keşfettim ve hangileri hala benimle birlikte  diye düşünmeye başladım okur okumaz. Sadece matematik formülleri, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım kodlamalar, savaş-anlaşma tarihlerinden bahsetmiyorum; duygular, davranışlar da.
Kendimi keşfedemeden ezberlediğim duygular, davranışlar uzuuun süre benimle geldi – belki de hala-, ancak diğerlerinin bazılarını unuttum, bazılarını bağlantılarıyla anladım.

Ezberleyip bugüne getirdiklerime bir bakalım.

İçinden gelmese de öpüşüp sarılmak gerekir, anlaşma başka türlü sağlanamaz.

Her çatışmanın bir haklısı, bir de haksızı vardır ve bunu süreç değil sonuç belirler. Bazen bağıran,  bazen ağlayan, bazen sessizce duran haklı/haksız olur. Kendini ifade etme çaban, isyana dönüşür.

İyiler ve kötüler vardır, çalışkanlar-tembeller, yaramazlar-uslular, zenginler-fakirler… Bu ikilikler artar ama bunların neredeyse her durumda sabitliği pek değişmez ve sen hangisi olacağına karar vermelisindir, kimlerle olacağına da.

Bazı süreçler çok hızlıdır ve onları öyle kabul etmek gerekir, uzun uzun tartışılamaz. Ya kabul edersin, ya da kabul etmeyen olmayı ve sonuçlarını göze alırsın.

Ağlamak, insanların içinde yapılacak bir şey değildir, diyelim ki kazara oldu, ağlayıverdin, o zaman bir an önce durdurmak için çabalamalısın.

Paylaşmak, bir şeyi iki eşit parçaya bölüp birine vermek demektir. Paylaşmalısındır. Bazen ihtiyaçlarının, neden ve nasıl olduğunun önemi yoktur. Sadece paylaşmalısındır.



Uzar gider daha bıraksam. İşte bunlar benim ilkokul ezberlerim, Sura’yı bu hafta okuyunca bunlar üşüştü başıma; fıstıkçı şahap, anadolunun kapıları, sıcak denizlere inme gibi bir şeyler de geliyor ama onlar zihinde, ya kollarını açıp bağlantılarını kurdular ve ilgili bir rafa yerleştiler ya da sıkışıp kayboldular.
Uzun uzun saydıklarımsa kalbimde daha çok, onlar uğraştırdı beni epey, ara ara hala uğraştırdığını fark ediyorum.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Bu kısmı yaptım oldu şeklinde yazacağım bir şey değil sanırım. On sekiz haftanın tamamından fazlası.
Duymak, dinlemek, yargılamamak, alan açmak, açık olabilmek hem kendine hem çocuklara.
Duygusal güvenliği sağlamaya önem vermek, bunu birlikte sağlamaya çalışmak ezberleri daha az yaşamamızı sağladı.

‘’Özür dileyip barışın.’’ yerine karşılıklı konuşma –belki birden fazla-,
‘’Şimdi sırası değil.’’ yerine birlikte zamanı netleştirme,
‘’Her şeye de ağlıyorsun.’’ yerine üzüldüğünü gördüğünü paylaşma,
‘’Ama paylaşmak çok güzel, versene arkadaşına da’’ yerine ihtiyacı anlamaya çalışma.

Yukarıdaki örnekler pek tabii ki arttırılabilir, ki çocuğa ve duruma göre de değişir ayrıca ‘yerine’ yapılacaklar, ama benim en sık karşılaştıklarım bunlar sanırım.

Ben her zaman, her koşulda böyle miyim? Hayır, gerçekten hayır.  Bazen karışıyor ortalık, bir bakıyorum neler yapmışım. O zamanların devamı önemli benim için. Duruma göre kendimi çocuğa ya da çemberde topluluğa ifade etmek, onarmaya çalışmak. Bu duygusal güvenliği gerçekten çok olumlu etkiliyor.


Zaman geçtikçe, birbirimizi tanıdıkça ve güvendikçe daha kolay akıyor bu süreç. Geçen gün, bir heyecanını paylaşan çocuğu, yeterince dinleyemeyip geçiştirdim. Sonrasında çocuk, durdu bana baktı ve ‘’öğretmenim sen biraz üzgün müsün?’’ dedi. O sırada bağlarımızı, onardıkça güçlenen bağlarımızı kutladım. Nasıl da kalpler dokunmuş birbirine onarmaya çalışırken.


Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Hem kendimi, hem çocuklarımı birlikte bu ezberleri bozmaya cesaret ettiğimiz için tek tek kutluyorum.

Ne büyük keyif her sabah birlikte kucaklaşmak!



Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 16. Hafta

              Bu hafta sağlık sorunlarım nedeniyle çocuklarla sadece bir gün geçirebildim. Ama zaten Sura Hart’ın pasajlarının haftalık bir yönerge olmadığını, sürece yayılan bir çalışma olduğunu ta en başından söylemiştik. Ben de bu haftanın pasajını okuduğumda size bu hafta yaptıklarımdan değil süreç boyunca neler yapabildiğimden söz edeceğim.
“İnsanlar her şeyden çok hayata katkıda bulunmak isterler - armağanlarımızı paylaşmak isteriz.
Çok çeşitlidir armağanlarımız, yeteneklerimiz; herkesin sunacağı katkı biriciktir şu yaşamda. Öğrencilerinizin yeteneklerini görmek ve onların sunduğu armağanları almak, onların aidiyet ve hayata katkıda bulunma ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlar.
Sınıfınızdaki öğrencilerinizin bir listesini yapın(özellikle de bağlantı kurmakta güçlük çektiklerinizin) ve gördükçe sundukları armağanları isimlerinin karşısına not edin. Listenizi düzenli olarak yeni armağanlarla güncelleyin.“

                    Bu pasajı okudukça hepimiz için temel ihtiyaç olan fakat farklı stratejilerle karşılamaya çalıştığımız “Hayatı zenginleştirmeye katkıda bulunmak” ihtiyacını alıp kendi öğrencilik yıllarıma gidiyorum. Sınıfta hepimizin farklı olduğu gerçeği,hepimizin ayrı bir yeteneğinin oluşu ve bunun hiçbir zaman görülmeyişi...Akademik başarının,vereceğimiz armağanların ve yeteneklerin de belirleyicisi olması en temel ihtiyacımız olan hayata katkıda bulunma konusunda bizi hep eksik bıraktı.Öğretmenliğe ilk başladığım dönemlerde bu ihtiyacı somut olarak ifade edemesem de çocukların her birinin özel olduğunu,her birinin hayata ve bize ayrı ayrı katkısı olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.
                  “Herkesin sunacağı katkı biriciktir.”
 yazan cümleyle sınıftaki çocukların biricikliğini yan yana getiriyorum. Hepsinin ayrı ayrı o kadar farklı katkısı var ki bana,bize,sınıfa…Armağanlarını en çok kafamı açtıklarında görüyorum.Neyi kast ediyorum kafamı açmaktan değil mi?Tıkanıp kaldığım,sadece kendi bildiğim doğru(!) ile ilerlemeye çalıştığım ya da çözüm üretmek için acele ettiğim anlarda onlardan gelen fikir,görüş ve eylemin beni durdurup,o sıkışmışlıktan çıkarıp,onlara kulak vermem gerektiğini hatırladığım an oluyor. Ben bunu nasıl düşünemedim deyip önce şaşkınlık duyuyorum ardından da derin bir nefes ve rahatlama.

Çocuklara da bu geçmiş olacak ki,her konuda ne olursa olsun katılım gösterip fikir beyan ediyorlar artık.Soruyorlar,sorguluyorlar.Başından beri her çocuğun biricik olduğunu, fikirleriyle özel olduklarını elimden geldiğince hissettirmeye çalışıyordum zaten.Şimdilerde her çocuğun kendi yeteneğinin farkında olması ve bu yeteneği doğrultusunda gelişen etkinliklere katılım göstermeleri ya da o ilgisine dair fikir beyan etmeleri bunu başarmış olduğumun bir göstergesi.Örneğin sınıf meclis toplantılarımızda önceden sorumluluk dağılımı yapmak uzun vaktimizi alıyordu.Şimdi bunu yapabilecekler kişiler de kendilerinin farkında,sınıfta bunun farkında ve kendiliğinden o sorumluluklar dağıtılmış oluyor.Sınıf panosuna çalışmalarımızı bir çocuk asarken diğeri toplu iğneleri bulup getirebiliyor. Toplu iğne bittiyse bir başkası sınıf kumbarasını kontrol edip içinde para alarak ertesi gün toplu iğne alıp sınıfa getirebiliyor.Okuma yazmaya henüz geçen çocuklar,matematik konusunda ilerleyemediğimiz çocuklara destek olabiliyor. Ya da satrancı çok iyi oynayanların diğer çocuklarla olan paylaşımları… Her çocuğun biricikliğinin farkında olup bu yönüyle barışık bir şekilde katkı sunmaya çalışması hem beni hem de  sınıfı inanılmaz zenginleştiriyor. Ara ara bir iki çocukla sorun yaşayabiliyoruz. Ben elimden geldiğince sınıfa ve bana sundukları  katkılarını, yeteneklerinin bir armağan olduğunu onlarla paylaşmaya çalışıyorum.
Çocukların ağzından birebir cümleler dökülmese de yukarıda verdiğim sadece birkaç örnek benim için geri bildirim görevi görüyor.
                 Haftalardır Sura Hart’ın The No Fault Zone oyununu sınıfa götüreceğim diye hedef koyup yapamamanın yasını tutuyorum.En önemlisi bu haftayı çocuklardan ayrı geçirmenin,haftayı onları isteyeceği gibi planlayamamanın yasını tutuyorum.
Kutlamam ve şükranlarım  ise çok var bu hafta. J
                 Öncelikle aynı okulda çalıştığım için dayanışmasıyla güç katan ve çocukları gözü kapalı rehberliğine verebildiğim Özenç’e,Kaz dağlarından ta buralara mesafelerin soğukluğunu yine dayanışmasıyla hissettiren Özge’ye,okul içinde destek olmaya çalışan öğretmen arkadaşlarıma,katılamasam da toplantı kaydı sayesinde öğrendiğim, geri bildirimleriyle çalışmalarımızın kıymetini bize yeniden hatırlatan Öğretmen Köyü kurucu ekibinden Kevser’e, Yıldız’a ve Özlem’e binlerce şükran diyerek hepinize hayatımızı zenginleştirmeye katkı sağlayacak eylemlerin var olduğu haftalar diliyorum…


Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 19. Hafta


Sura Hart ne diyor?
Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil.

Öğrencilerinizi bir sürü soru oluşturup sormaları, kendi çıkarımlarını yapmaları ve kendi teorilerini inşa etmeleri için cesaretlendiriyor musunuz? Öğrencilerinizin sorularını ciddiye alıyor ve onların kendi cevaplarını bulabileceklerine güveniyor musunuz?

Yoksa sınıf ağırlıklı olarak ders kitaplarının cevapları, sizin bilgi ve görüşleriniz için bir platform mu?

Ben ne düşünüyorum?
"Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil."
İçinden geçtiğim eğitim sürecinin kısa bir özeti gibi. Ders, konu, kitap, alıştırma, ödev, sözlü, ezber, yazılı sınav, not... Her bir kelimenin yıllara yayılan o endişe verici etkisi hala üzerimde.

Birileri gelip gelip kitaplarımızı açmamızı, tahtadakileri deftere geçirmemizi, yazılıya kadar da bunları ezberlememizi istedi durdu.
Bazı öğretmenler aynı sistemin içinde daha farklı bakabiliyor, ufak adımlarla büyük değişimler yaratabiliyorlardı. Grup çalışması yapabiliyorduk, öğrendiğimiz konuları okul dışında da gözlemleyebiliyorduk.
O öğretmenler unutulmuyor, onlarla yaptığımız dersler yıllar geçse bile aklımın bir köşesinde kalıyordu.

Aradan yıllar geçti, şimdi çocuklarla yaratılabilecek bu farkı kendi yaptıklarım ve attığım adımlar üzerinden daha iyi görebiliyorum.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Üniversitede aldığım çoğu ders hala “ders kitabı, sözlü anlatım, ezber”i işaret ediyordu. Ben zaten bunlara maruz kalıp okuldan soğumuşken, öğretmenliği öğreneceğim okulda hala tekrar ediliyor oluşu ümidimi kırmıştı açıkçası.
Ancak şansım yaver gitti de çok güzel insanlarla ve farklı eğitimlerle karşılaştım.

Bunların bir parçası da soru sorma üzerineydi. Sevgili Beyhan ile zihnimiz başlıyordu çalışmaya tıkır tıkır. Soru sorma düşünce sisteminde o kadar çok kapı açıyor ki.
Bir şeyi algılamak, anlamak, öğrenmek, üzerinde düşünmek için de ne kadar çok soru sorarsak o kadar iyi yol alıyoruz amaca yönelik.

Sınıfta seçmiş olduğumuz bir eşyaya oturup sorular yazıyorduk. Dixit oyununun kartlarındaki görsellere sorular soruyorduk. Elimizde top çember olup birbirimize soru sorma pratikleri yapıyorduk.
Bu da ayrıca bir kas gibi, ne kadar çok çalıştırırsak o kadar yönlü bakabiliyoruz sonuçta.

Çocuklarla ise bunun gibi pratikleri yapmaya çalıştığımda ne kadar özgürleştiğimizi görüyorum. Öğrenmelerini hedeflediğim bir konuya dair içerikleri sınıfta bulundurmak, konuyla ilgili sorular sormak ve onların sorularla düşünmelerini sağlamak onları sürecin aktif bir katılımcısı haline getiriyor. Kalıcı ve keyifli öğrenme imkanı sunuyor.

Çocukların geri bildirimleri neler?

Erken çocukluk döneminde sorular birbirini takip eden vagonlar gibi dönüp duruyor etrafımızda. Ne kadar alan açarsam buna o kadar iyi. Soruları da not almaya çalışıyorum gün içinde.
Çocuklar sınıf ortamında ağırlığı tespit edip açıkça dile getiriyorlar zaten. Bazen planlamam yaş grubuna tam olarak uymayabiliyor. İçerikte daha klasik yöntemler varsa, kitap ve anlatım gibi; dağılan dikkatleri ve kaçan hevesleri ile çocuklardan en gerçek geri bildirim geliyor.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Kendi değerlendirmemde bu hafta notlar alıyorum kenara. Her hafta bu paragraflar aracılığı ile sınıf içindeki işleyişlere de yenilikler katabiliyorum.

Ayrıca geçen hafta yazmıştım, Öğretmen Köyü’ne bir davette bulunmuştuk. Geçtiğimiz hafta Çocukla Barış geri bildirim çemberini gerçekteştirdik. Dostlarımızdan duyduklarım beni daha da heyecanlandırdı. Yaptıklarımızın nerelere dokunduğunu gösterdi. Bundan sonra yapabileceklerimize dair de güzel fikirler verdi.
Bu topluluğun bir parçası olduğum için sevinçliyim.