şiddetsiz iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddetsiz iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2020 Çarşamba

Kendime Empati - Gülesra


“Kendine Empati” yi  2015 yılında ilk defa Vivet Alevi’den   duymuştum. O zamana kadar empatinin sadece kendin dışında biri ile geliştirdiğin bir bağlantı akışı olarak biliyordum. Kendin ile bağlantının varlığını, mümkünlüğünü ve ne denli kıymetli olduğunu ise zamanla deneyimleyerek fark ettim ve hâlâ fark etmeye öğrenmeye devam ediyorum.

Peki neydi Kendine Empati? Kendini yine kendi yerine koymak mı?

Ya da neden ihtiyaç duyarım kendime empati vermeye?

Bu sorulara cevap vermeden önce kendimize dair aldığımız öğretilmiş pozisyona bir bakmak isterim.

“Öz benliğim, özeleştiri yüklü olduğunda , içimizdeki güzellikleri görmemizi engellediğinde , öz kaynağım olan evrensel enerjiyle bağlantımızı kaybederiz. “



Yaşadığımız toplumda değerlendirmeler, eleştiri-öz eleştiri kültürüne bağlı olarak çoğunlukla kendini var etti. Atasözleri, masallar, kıssadan hisse hikayeler bile bize hep  kendimize ve başkalarına  iğneler, çuvaldızlar  batırmamız yönünde mesajlar iletti. Yargılayacaksan; önce kendini yargıla diyerek de nasihatler verdi. Bize öğretilen bu kendini değerlendirme biçimleri; kendimizden uzaklaşmamıza, davranışlarımız karşısında kendimizi anlamak yerine hızlıca yargılamaya geçmemize neden oldu. Davranışımız bu değerlendirmelerle değişse bile suçluluk ve utanç gibi yıkıcı enerjilerle değişmemize neden oldu.
Kendimize bu kadar uzak, bu kadar acımasız ve bağlantıda olmadığımız halimiz zamanla empati verme kapasitemizi de düşürdü.

Kendime iyi olmadığım halimle başkasına nasıl iyi gelebilirdim ki?
Kendimi duyup ne istediğimi bilmeden, ne hissettiğimi bedenimden duymadan kendime şefkat verebilir miydim?
Peki ya kendimi bağışlamayı başarabilir miydim?

-Birine ya da sınıftaki çocuklara sesinizin yükselttiğiniz anlar.
-Kapıyı çarpıp gittiğiniz anlar
-İçinize kapandığınız sessizliği seçtiğiniz  anlar
-Şehri/sınıfı/derneği/topluluğu  terk etmek istediğiniz anlar
-Kendinizi “Bunu yapmalıyım/yapmalıydım” diyerek yargıladığınız suçluluk ya da utanç duyduğunuz anlar

Bu anlardan  birini ya da bir kaçını yaşadığınız ya da yapmak istediğiniz oldu mu hiç?
Benim çok oldu.
Bu ve buna benzeyen onlarca zorlandığım an ve o anlarla baş etmek için seçtiğim ilk eylemler bunlar oldu.
Yukarıda sorduğum, “Peki neydi Kendine Empati? Kendini yine kendi yerine koymak mı?
ya da neden ihtiyaç duyarım kendime empati vermeye?” sorulara tam da buradan cevap verecek olursam:
Kendime empati bu anlarda kendimi yargılamak ve aklıma ilk gelen bu eylemleri hayata geçirmek yerine kendimi anlamam demek. Kendimle bağlantıda kalarak o ana gelmek. Tam da o anda gelişen olayları tıpkı bir fotoğraf çekiyormuş gibi tüm şeffaflığı ve objektifliği, somut gözlem ile kendime anlatmak. Ardından ne hissettiğimi bulmak. Bedenimi dinlemek. Orada bana verilen ipuçlarını görmek/duymak. Hissettiklerimi bulduktan sonra onların desteği ile neye ihtiyacım olduğunu fark etmek. Fark edip orada o ihtiyacımla bağlantıda kalmak.
Daha somutlaştıracak olursam: Sessiz kalmayı seçtiğimi  fark ettiğim an önce duruyorum.
O an yapmam gereken tek şey durmak. Sakin değilsem sakinleşmek için derin nefesler almak. Gerekirse içimden 10'a kadar saymak. Bedenimi dinlemek.

Çaresiz mi hissettim? Öfkelendim mi?

Duygularımlayım. Onları fark edebiliyorum. Kulaklarım yanıyor öfkelenince. Çaresiz olunca kalbim sıkışıyor. Hissediyorum.

Peki duyulmak mı istedim? Ya da anlaşılmak?

İhtiyaçlarımı fark ediyorum: Duyulmak ve anlaşılmak.
Derin bir nefes alıp odağımı kendime veriyorum. İhtiyaçlarımda kalıyorum bir süre.
Kendimden ricada bulunuyorum.
Bazen çok sıkıştığım anlar da oluyor. Çözümsüz olduğunu düşündüğüm. Özellikle mecburen yaptığımı düşündüğüm, “Bunu yapmalıyım!” dediğim anlar.
Sonra kendimle bağlantı kurduğumda, ihtiyaçlarıma ulaştığımda aslında bunu yaparken zorunlulukla değil seçerek yaptığımı fark ediyorum. Onu seçiyorum çünkü; başka ihtiyaçlarım aslında karşılanıyor. Ve o ihtiyaçlar sayesinde hayatımı anlamlandırıyorum, özerkliğimi koruyabiliyorum.
Kendimi fark ettiğimde hayat benim için daha kolaylaşıyor. –meliyim –malıyım dediğim, tek bir stratejiye takılıp kaldığım anlarda kendimle kurduğum empati, beni güçlendirip stratejilerin bolluğuyla tanışmamı sağlıyor. Kendimi yargıladığım, eleştirdiğim, suçluluk ve utanç duyduğum her an şefkatle kendimi sarmanın kıymetini gösteriyor. 
Ve her ihtiyacımı her zaman karşılayamayabilirim. Bazen onların yasını tutmam gerektiğini de hatırlatıyor.
“Tüm bu yazdıklarımın hepsini biz kendi kendimize mi söylüyoruz fark ediyoruz yani? “ diye geçirdiniz mi içinizden bilmiyorum ama ben geçirmiştim bir zamanlar.
Kendimle bağlantıda kaldığım, kendimin özel bir varlık olduğunu fark ettiğim, suçluluk ve utanç enerjileriyle değil; büyüme ve gelişme enerjileriyle, hayatı zenginleştirme arzumla, kendimle bağlantı kurduğum her an bunu fark edebiliyorum.

İnsanız. Kendi akışımız ve hayatın akışı bazen paralel gitmeyebilir. Mükemmel olmayabiliriz. Onaylanmak için, suçluluk duymaktan kaçınmak ya da  mahcup olmaktan kaçınmak için, bazen görev bilinciyle bazen ise cezadan kaçınmak için mecbur olduğumuzu düşündüğümüz davranışlar sergiliyor olabiliriz. Zorlandığımız her an kendimize özel bir varlık olduğumuzu hatırlatalım. İçimize dönüp bakmanın alanını açabilelim kendimize. İnsanları anlayabilmek, toplumu anlayabilmek, başkalarına empati verebilmek ve gönülden bağ kurabilmemiz için, kendimize bu kredimiz olsun.


NOTLAR :
1.
“Öz benliğim, özeleştiri yüklü olduğunda , içimizdeki güzellikleri görmemizi engellediğinde , öz kaynağım olan evrensel enerjiyle bağlantımızı kaybederiz. “
Marshall B. Rosenberg (2003). Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili, Remzi Kitapevi (6.Baskı), syf 147.
2.
Görsel : Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin, Cinsel Şiddet Alanında Hak temelli Haberciliği Yaygınlaştırma Projesi için  @ozegzotik ‘in çizimlerinden alınmıştır.

23 Ocak 2020 Perşembe

Barışçıl Bir Sınıf İçin Empati - Özenç

Bu ay Güncel Yazılar Öğretmen Köyü’nden dostlarımız ile yapmış olduğumuz İhtiyaç Kumbarası paylaşımları ile devam ediyor. Bu buluşmaları yaparken, köyümüz dışında nasıl paylaşacağımızı düşünüyorduk, içimize sinen yol bu oldu. Umarız ilham olur bir ekranda kafa kafaya verip konuştuklarımız...

Eşdeğerlilik ve Güven/Güvenlik'ten sonra sonuncu buluşmamızın konusu Empati.
Buluşma öncesi bu ihtiyaç ile ilgili notlarımı okudum, kitaplarımı karıştırdım, bizi bu seriyi yapmaya götüren hayalimizi gözümün önüne getirdim, biraz da onun sayfalarını çevirdim.

Empatiyi ''sempati ile arasındaki farklar, karşındakinin yerine koyma, ya senin başına gelseydi'' gibi cümlelerin ezberinden çıkarıp, onu algılamamı değiştiren, içimde ve ilişkilerimdeki güzelliğiyle buluşmamı sağlayan Marshall Rosenberg'in tanımını hatırlatarak başladım.
''Empatik bağlantı, diğer kişideki güzelliği, enerjiyi ve içinde canlı olan hayatı görmemiz, yürekten anlamamızdır. Onunla aynı duygulara sahip olmamız gerektiği anlamına gelmez, diğer kişi ile beraber olduğumuz anlamına gelir. Bu nitelikteki bir anlayış, bir insanın diğerine verebileceği en değerli armağandır: O andaki mevcudiyetimiz.''

Mevcudiyetimizi sunmak için buluştuğumuz bir akşam için birbirimizle ve üzerine konuşacaklarımız ile bağlantımızı güçlendiren bu girişten sonra, içimizde nasıl var olduğunu, yokluğunun hissettirdiklerini konuştuk, empatinin kendi içimide hangi ihtiyaçlarla kol kola olduğuna baktık. Duymak/duyulmak, saygı, kabul en sık paylaşılanlardı. Önceki haftalardaki eşdeğerlilik ve güven de her birimizin ifadesinde yerini buldu. Hepsi birlikte, birbirinin içinde... 

Devamında bu ihtiyacı karşılamak için sınıflarımızda neler yaptığımızı konuştuk. Kısa bir özetini ekleyecek olursam,

- Öncelikle kendi içimizde bu bağlantıyı kurmaya çalışmak, günlük akış içerisinde çok az bir zaman da olsa kendimize ayırıp, o an kendi duygu ihtiyaçlarımız ile bağlantı kurmak, yanımızda duygu ihtiyaç listesi bulundurmak

- Bir arkadaşımız ile düzenli olarak birbirimizi dinleyip, halimizi paylaştığımız empatik bağlantılar kurmak

- Duygu ve ihtiyaç kartları yardımı ile çember yapmak, her buluşmada bir duygu ya da ihtiyacı ele alarak bağlantı kurmalarını sağlamak, dağarcığı genişletmek

- Duyma ve duyulma üzerine özellikle çalışmak, duyulmadığında öfkelenenler için, o haldeyken neler yapabileceklerini listeleyip asmak, görünür kılmak, gerektiğinde onu hatırlatmak

- Çocukların empati algısını anlamak için sorular sormak ve onlardan gelenlerle bir çalışma planı çıkarmak

- Bir anlaşmazlık durumunda kendilerini nasıl ifade edebilecekleri üzerine çalışmak
- Empati konulu kitaplar okumak, filmler izlemek ve üzerine konuşmak
- Üzerine çalışılan her hangi bir metinde ''bu karakter ne hissediyor olabilir, sizce onun neye ihtiyacı var?'' gibi sorular sormak 


Yaklaşık bir saatlik buluşmada, bambaşka yerlerde biriktirdiğimiz hikayeler dökülüverdi buraya. 

Empati yapmaktan empati olmaya giden yollarımız birlikte olsun.






13 Haziran 2019 Perşembe

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü Mayıs II

Sura Hart ne diyor?

Hepimiz doğal vericileriz. Çocuklar da buna dahil.
Katkıda bulunmak çocukların en temel ihtiyaçlarından biridir. Sınıfınızdaki çocuklar size, diğer çocuklara ve sınıfın işleyişine nasıl katkıda bulunuyor?

Çocuklara üç basit beceriyi öğreterek sınıf içi çatışmaların %99’unu sona erdirme gücüne sahip olur ve onlara yaşamları boyu hizmet edecek becerileri kazandırmış olursunuz.

Onlara;
1       -Duygularının farkına varma becerisini (kendilerinin ve başkalarının)
2       -İhtiyaçların farkına varma becerisi (kendilerinin ve başkalarının)
3       -Herkesin en çok ihtiyacını karşılayacak şekilde strateji geliştirme becerisini öğretebiliriz.
Bugünden başlayarak bu becerileri geliştirmek için neler yapabilirsiniz?

Ben ne düşünüyorum?

Bu becerilerin, hayatıma yirmilerimin ortasındayken girişiyle, nelerin değişip dönüştürdüğünü hatırladım. Çocukların bu becerilerle erken tanışma ihtimali  o kadar umut verici bir şey ki.

Sura Hart'ın verdiği oranı düşündüm. Gerçekten de sınıf içi çatışmaları bu denli ortadan kaldıracak, öğrenme ortamının duygusal güvenliğini sağlayacak, huzur ve barışı tesis ederek gerçek öğrenmeye alan açacak bu becerileri okulda öğrenmeyeceğiz de nerede öğreneceğiz?
Okul en çok da bunun için olmamalı mı? Hatta okul bunu öğretmeyecekse, geliştirmeyecekse neden var? diye uzuyor bu liste. Ama uzatmak istemiyorum. Şuna dönüştürüyorum, bu beceriler yerine ne var?

Öğrenme ortamında her birey bu kadar katkıda bulunmak isterken, sınıflarda bu üç beceri yerine ne oluyor da, çatışmalar uzun vadede çözülemiyor, bu beceriler gelişemiyor?
Benim aklıma ilk gelen: kalıplaşmış ödül-ceza yöntemleri.
Kuralları belirle, uyanları ve daha iyi uyanları ödüllendir, uymayanları cezalandır. Bu ikisini yapan da hep öğretmen olsun. Çok kolay ve hemen işleyecek gibi görünen ancak uzun vadede hiç işlemeyen, çözmeye çalıştığı her ne varsa daha da zorlaştıran bir yöntem. Çünkü güvenli öğrenme ortamının vazgeçilmez değerlerine taban tabana örtüşmeyen yaklaşımları içeriyor. Bağlantıyı koparıyor, özmotivasyonu zedeliyor ve dolayısıyla bireyin gücünü eline almasını çok zor bir hale getiriyor.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Tam da dönemin sonuna yaklaşırken, bu üç beceriyi hayata geçirmeyi kolaylaştıran çemberimizi ve sınıf anlaşmamızı hem yazılı hem sözlü olarak değerlendirdik.  Hem anlaşma hem çemberi dönemin başından beri paylaştığım için ona pek değinmiyorum.

- Çember olmasaydı, birbirimizi bu kadar çok sevmeyebilirdik. Her gün konuştukça birbirimizi daha çok sevdik.

- Çemberimiz bizi birbirimize bağlıyor. Orada sorunlarımızı konuşabiliyoruz, böylece daha az sorun yaşıyoruz.

- Ben çemberde kendimi nasıl hissettiğimi söylemeyi öğrendim, arkadaşlarımın kendini nasıl hissettiğini öğrendim.

- Önceleri ihtiyaç kelimeleri bana karışık geliyordu. Şimdi kendimi daha iyi ifade edebiliyorum.

- Sınıf anlaşması, gerçekten anlaşmayı sağlıyor. Anlaşmayı hiç konuşmazsak anlaşamayız.

- Anlaşma iş bölümümüzü kolaylaştırıyor. Her gün kimin ne iş yapacağı belli oluyor. Sınıfımız hep düzenli oluyor.

- Bu sınıfta hiç büyük kavga çıkmıyor. Bunun nedeni anlaşmamız olabilir.


Bu gibi cümleler geldi değerlendimelerden, dinlerken ve okurken büyüme ve gelişmemizi kutladım. İçimden bir ses ''kim derdi ki, iki yıl önce biz şimdi nasıl birbirimizi anlayacağız ve birlikte konuşacağız dediğim halden, buraya gelelim.''

Oluyormuş, her zorluktaki kerameti görmeye çalışarak, kendine ve çocuklara inanarak, birlikte hayal ederek, hayallerin üzerine hayal ekleyerek, her yaptığımıza ''biz şimdi ne yaptık?'' diye tekrar bakarak, destek alıp dayanışarak...

Şöyle bir sınıfa baktım. O kadar çok kişinin o kadar çok görünen/görünmeyen emeği var ki.
Gözlerim doldu içimdeki şükrandan.

Bizi 25 kişilik bir sınıftan, bir topluluğa dönüştüren herkese, her şeye çokça şükranla.









28 Şubat 2019 Perşembe

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü Mart I



Sura Hart ne diyor?
Çocukları dikkatle dinlemek onların dediklerine değer verdiğimizi ve onları ciddiye aldığımızı gösterir. Dinlemek öğrencilerin anlayış, bağlantı ve güven ihtiyaçlarını karşılar. Eğer bir sınıfta tek bir değişiklik yapabilecekseniz, daha fazla dinlemek belki de yapabileceğiniz en önemli değişikliktir.  Herhangi bir gün, ne kadar konuştuğumuza ve ne kadar dinlediğinize dikkat edin.
Zamanın yüzde kaçını konuşmaya, yüzde kaçını dinlemeye ayırıyorsunuz?
Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil.
Çocuklarınızı bir sürü soru oluşturup sormaları, kendi çıkarımlarını yapmaları ve kendi  teorilerini inşa etmeleri için cesaretlendiriyor musunuz? Çocuklarınızın sorularını ciddiye alıyor ve onların kendi cevaplarını bulabileceklerine güveniyor musunuz?
Yoksa sınıf ağırlıklı olarak ders kitaplarının cevapları, sizin bilgi ve görüşleriniz için bir platform mu?

Ben ne düşünüyorum?
Özellikle son kısımda biraz zorlandım açıkçası. Önemine inanıyorum ancak hayata geçiremediğim zamanlar daha çok.
Hele ki son soru: ‘’ Sınıf ağırlıklı olarak ders kitaplarının cevapları, sizin bilgi ve görüşleriniz için bir platform mu?’’  Galiba daha çok böyle Sura, üzgünüm.
Ben ikinci sınıf öğretmeniyim ve 25 kişilik bir ekibiz, prefabrik bir binada küçücük bir sınıfımız var. Bunları gözünüzün önüne gelsin diye yazıyorum. Çocukların kendi cevaplarını bulabileceğine inanıyorum, bununla birlikte buna alan açmak her zaman kolay değil. Pek çok dinamik var, fiziksel koşullar, her çocuğun farklı ihtiyaçları, materyal eksikliği, ara ara azalan motivasyonum...
Ama kendimi takdir ettiğim yer var ki, onu yapabilmek için dışsal bir ihtiyaç pek yok: Dinleme
Daha fazla dinlemeye yer açma benim sihirli değneğim, etkisi o kadar büyük ki. Hem çocuk katılımını sağlamada, hem de barışçıl bir kültür oluşturmada önemli bir başlangıç noktası. Ben buna ilk günden beri açtığım alanı genişletmeye çalıştım. Benim başlattığım, birlikte devam ettiğimiz bir yolculuk oldu.
Dinledikçe uzun vadede ben de çok rahatladım. Sürekli bir şeyler ifade etmeye çalışmak, sıklıkla sessizce dinlenilmeyi beklemek, bunu talep edip durmak çok yorucu. Hiç gerçekçi değil ve gerçekten çok yorucu. (yazarken bile hissettim.) Çember zamanı dışında, sorularla destekledim dinlemeyi.

Nasıl öğrenmek istiyorsun, aklında ne var?
Yapmak istediklerinize nasıl zaman yaratabiliriz?
Herkesin içine sinen bir işbölümü için önerisi olan var mı?
Anlaşmalara uymak için neye ihtiyacın var? Ne olsun istersin?

Bu sorular benim için önemli. Çünkü bu soruların cevabını tek başıma vermeye çalışıp, onlara anlatıp uymalarını hatırlatınca, günün önemli bir kısmı benim konuşmalarımla doluyor ve nihayetinde niyetlerim hayata geçmiyor. Bu sorulara alan açarak, cevapları dinleyip, cevapların günlük yaşantımıza etki etmesini sağlayarak hem katılımı hem barışı var etmede yol alıyoruz.  Belki büyük adımlarla değil ama alıyoruz.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
En az etki, akademik becerilerinde keşfetmeye alan açma konusunda oluyor. Sınıfta kazanımlar skalası epeyce geniş. Sınıfta küçük bir grubun öğrenme sürecini aktif kılarken, büyük bir kısmını benim desteklediğim şekilde ilerliyor. Bu konuda kendime pek haksızlık etmek istemiyorum, şimdilik elimden gelenin en iyisi bu.
Yapmak istediklerinize nasıl zaman yaratabiliriz? Buna gelen cevaplar bizi kolay değişikliklerle atölye uygulamasına götürdü. Buna kolay dememde, sevgili Gülesra’nın sınıfında bu atölyelerin şahidi olmamın etkisi büyük.( Fark yaratan sınıflarda çocuk yürütücülüğünde atölyeler https://www.youtube.com/watch?v=z-r2L0Rrfrk )
Küçük sınıfta, az imkan ile de olabileceğini görmem cesaretimi arttırdı. İki tane sabit atölyemiz mevcut, biri Türkçe, biri Matematik becerilerini geliştirecek materyal/kitap/dergi var. Orada atölye yürütücüsüne artık gerek yok, ihtiyaç duydukça destek istiyorlar, ben de ara ara materyali çeşitlendiriyorum. Bununla birlikte iki atölye daha açılıyor. Bunlar ise çocukların açtığı atölyeler, satranç, origami, resim, icat...En sık açılan atölyeler. Bazen de benden atölye açmamı istiyorlar, genelde açıyorum, çok ilgi olacaksa ders planına yerleştirmeye çalışıyorum.
Ders saati olarak, serbest etkinlik ve oyun ve fiziki saatleri kullanıyorum. İş bölümünde düzen sorumluluğu alanlar, öğle arası biterken, sınıf sıra düzenini, atölye düenine çeviriyor ve sınıfa girdiğimizde, sabah çemberinde seçtikleri atölyelere geçiyorlar. İlk zamanlarda geçişler biraz karışık oluyordu, değerlendirme yaparak yavaş yavaş azaldı.

Çocukların geribildirimi neler?
Çok memnun oldukları bir zaman. Birlikte öğrenmekten ve giderek zenginleşen ortamdan keyif aldıkları her hallerinden belli oluyor. Devamında bir ders saati olsa ne güzel olur diyorlar, bir de diğer sınıflardaki kardeş ve abla/abilerini çağırmayı istiyorlar.
Atölye zamanlarının, diğer benim aktarım yaptığım zamanlardaki öğrenmeyi de kolaylaştırdığını ve pekiştirdiğini görüyorum, seviniyorum.
Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorum?
40 dakikanın pek yeterli olmadığını ben de fark ediyorum. Öğleden sonra blok ders yapıp son kısmı da atölye değerlendirmeye ayıracağımız bir planlamaya geçmek istiyorum. Bunula birlikte abla/kardeş çağırma mevzusunu da düşüneceğim, o daha çok boyutlu planlama.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Bu dönem üretimleri pıtır pıtır arttığı, gelişmelerin beni heyecanlandırdığı bir zaman. Kendimi gözetmeyi ihmal etmediğim zamanlar niyet ediyorum kendim için. Bu da benim büyüme gelişme alanım olsun.








15 Şubat 2019 Cuma

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü Şubat II


Sura Hart ne diyor?
İnsanlar her şeyden çok hayata katkıda bulunmak isterler, armağanlarımızı paylaşmak isteriz.Çok çeşitlidir armağanlarımız, yeteneklerimiz; herkesin sunacağı katkı biriciktir şu yaşamda. Öğrencilerinizin yeteneklerini görmek ve onların sunduğu armağanları almak, onların aidiyet ve hayata katkıda bulunma ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlar. Sınfınızdaki öğrencilerinizin bir listesini yapın ve gördükçe sundukları armağanları isimlerinin karşısına not edin. Listenizi düzenli olarak yeni  armağanlarla güncelleyin.
Beden dili, "üzerine güç" veya "birlikte güç" kullanmak perspektifi ile mi konuştuğumuzu karşımızdakine geçirebilir. 
Öğrencilerinize karşı nasıl bir beden diliniz var? Beden diliniz iletişim halindeyken neler söylüyor? Öğrencilerinizin sizinle etkileşim halinde olduklarında hangi sıklıkla yukarı baktıklarına dikkat edin.

Ben ne düşünüyorum?
‘’Herkesin sunacağı katkı biriciktir şu yaşamda.’’ Tekrar ettim bir kaç kez içimden. Nasıl da öyle...Çocuklarla olan ilişkimde bunu hatırlamam gerektiğini fark ettim. Bazen biricikliğe alan açamadığım oluyor. Kalabalık bir topluluğuz ve günün getirdiği akışı bazen yavaşlatamıyorum, armağanları fark edemiyorum, kendi armağanlarımı da paylaşamıyorum. Ve fark ediyorum ki biricikliğe alan açmadıkça, birlikte güç dengemiz bozuluyor. Açılamayan alanlar bazen benle, bazen çocukla doluyor ve birbirimizin üzerine güç uyguluyoruz. Ben o anlarda içimde çaresizlikle bir otorite figürü oluveriyorum, çocuklar da duygusal güvenliği sarsılan ortamda farklı hallere giriyor.  Birlikte güç kullanmanın yolları,  armağanlarımızı görmekten, birbirimize alan açmaktan ve kabulden geçiyor. Her şey birbiri ile nasıl da ilişkili.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Sınıf için kullandığım bir defterim var. Öncelikle ona bir armağan bölümü yaptım. Yaparken bir göz attım içine, aldığım notlara. Armağanlar kutlamalar yazmışım bu zamana kadar  bol bol, parça parça ancak ismi neredeyse hiç geçmeyen çocuklar var. Bunu fark etmek bana acı bir şaşkınlık yaşattı. Her çocuğun isminin yazdığım armağan bölümüne geçtim. Onlar kitap okurken, ben sobanın yanına geçip yazdım tek tek, bir onlara bir deftere bakıp. Bunun için ayrı bir zaman ayırmak ve planını yapmak çok iyi geldi bana çünkü defterde adı az geçen çocuklarda armağan yazarken duraksadım, hemen bulamadım, düşündüm, beni bu kadar düşündüren ne diye tekrar düşündüm ve bağlantı kurmaya çalıştım.  Bağlantı kurmakta zorlandığım çocuklarda kendi ihtiyaçlarımı gördüm. Böyle görmeye başladıkça rahatladım, onların armağanlarını görmeye yer açıldı içimde, sihir gibi.  Gün sonu çemberinde ise ne yaptığımı paylaştım onlarla, sormuşlardı zaten onlara bakıp bakıp yazarken. Ben paylaşırken coşkuluydum, onlar dinlerken ve sıranın kendilerine gelmesini beklerken. Çember  tamamlandığında, topluluk olarak başladığımız yerde değildik.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Bu çemberin verdiği ilhamla, her cuma gün sonu çemberini kutlama çemberine dönüştürmeye karar verdik. O haftanın armağanlarını paylaşıp haftayı tamamlamış olacağız. İlişkilerimize bu göze bakmak, çocukların paylaşımlarını duyacak olmak heyecan ve merak uyandırıyor bende.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Döneme başlamadan önce canım Özge ve Gülesra ile buluşmak, Çocukla Barış yolculuğumuza bakmak, hemen sonrasında Köyceğiz’de BBOM’cak  bir araya gelmek, kucaklaşmak üretme ve paylaşma hevesimi çok arttırdı.
Birlikte olsun, daim olsun.

.
.

16 Ocak 2019 Çarşamba

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü Ocak II


Sura Hart ne diyor? 
İletişimimizin her noktasında, öğrencilerimizi nasıl gördüğümüzün ve onların neleri başarabileceklerine inandığımızın bilgisini aktarıyoruz

Öğrencileriniz sınıfın kapısından içeri girdiğinde onları; paylaşacakları kendilerine ait düşünceleri, duyguları, ihtiyaçları, becerileri, ilgi alanları ve yetenekleri ile bütünlüklü insanlar olarak mı görüyorsunuz? Yoksa tembeller, rahatsızlık unsurları, yabaniler, talepkarlar ve asiler olarak mı? Her günün başında ve tüm yıl boyunca düşünceleriniz genellikle sözlerinizden çok daha yüksek sesle iletişim kurar.

Öğrencilerinizi düşündüğünüzde aklınıza gelen on tane tanımlayıcı sözcük veya ifadeyi hızlıca defterinize yazın. Öğrencileriniz hakkında düşündükleriniz onların davranış biçimlerini etkiliyor olabilir mi?

Ben ne düşünüyorum? 
İlk cümle yazmadan önce epey düşündürdü beni, tefekkür etmemi sağladı ve hatta biraz korkuttu. Benim her şeyi algılayış biçimimin bu kadar belirleyici olması bazen beni korkutuyor açıkçası. Öğretmenliğin ne büyük sorumluluk gerektirdiğini fark ediyorum önce, sonra da aslında o kadar değil  diyorum. Aslında sorumluluk isteyen öğretmenlik değil, kendin olmak, kendini bilmek, kendine dair farkındalığının olması. Bunu hatırlatıyorum kendime. Çocuklarla geçirdiğim her anın, kendimi bilmeme vesile olduğunu düşünüyor, bu alanı/zamanı çocuklarla paylaştığım için kendimi şanslı hissediyorum, çünkü benim için onların bilinçli/bilinçsiz her vesilesi bir geribildirim.
Ben de onların kendini keşfetme yolculuğunu kolaylaştırabilmeyi istiyorum, çabamın çoğu bunun için. Kendimi, onları karşılayamadığım ihtiyaçlarımın gölgesinde yargılarken ne kadar az bulursam o kadar iyi hissediyorum.  Çünkü o yargılar bir bende kalmıyor Sura’nın dediği gibi, desibeli sesimden, etkisi sözümden daha yüksek. Sınıf topluluğuna sızıyor, diğer sınıflara, oradan öğretmenler odasına… Hepimizi ele geçiriyor. Bu yoğun yargı sisi altında, göz gözü görmüyor ve kimsenin ışığı parlamıyor. Bu hali değiştirebilmek elimizde, çocuklara da kendilerini ve başkalarını algılayış biçimi üzerine düşünmelerine alan açmanın önemini kendime hatırlatarak bitiriyorum bu kısmı.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Çocukları düşündüğümde aklıma gelen on tane tanımlayıcı ifadeyi hızlıca yazma çalışmasını önce kendim yaptım. Çocuklar hakkında düşündüklerimiz onların davranış biçimlerini etkiliyor olabilir mi sorusunun cevabı, kağıdın üzerindeydi: tabii ki!
Kendime notlar aldım ve herkes ile dönemin son haftası birebir toplantı yapmak istediğimi paylaştım. İyi/kötü yargı içeren ifadeleri çocuklar ile birebir görüşmelerimde, gözlem duygu ve ihtiyaç olarak belirttim. İşte bu bir sihir! Önce mevzu benim içimde dönüştü, onlarla paylaşınca büyüdü de büyüdü.
Teknik olarak şu şekilde yaptık. Ben bir gün öncesinden hangi  ihtiyaçlarla bu görüşmeleri yapmak istediğimi anlattım. Onlara da kendilerini, topluluğumuz ve benimle ilgili basit sorular sordum, bu konular ile ilgili konuşacağımızı anlattım. Sonrasındaki mevzumuz nerede yapacağımızdı. Sınıfta bu paylaşım zemini nasıl oluşturabileceğimizi sordum, atölye gibi yapmakta ortaklaştık.  Sınıfın köşesine görüşme yapmak için bir sıra koyduk. Sonra da sıraları dört  grup haline getirip üzerine gerekli materyalleri koyduk:  matematik oyunu materyalleri, satranç, Türkçe oyun materyalleri, resim ve el işi. Her şey o kadar güze aktı ki.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Çocuklar için tek tek bu görüşmeyi ve öncesindeki hazırlığı yapabildiğim için kutluyorum kendimi.  Artık biliyorum, bunlara ayrılmayan zamanlar, kat be kat hem huzurumuzdan hem de takvimimizden gidiyordu.
Bir kutlamam var ki, sığmıyor içime. Canım yol arkadaşım, hayal kardeşim Özge Diyarbakır’a geliyor. Üçümüz bir araya geleceğiz, güncesini bekleyiniz. J




6 Ocak 2019 Pazar

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü Ocak - I

Sura Hart ne diyor?
Çocukların size karşı dürüst olmalarını bekliyorsanız, bu mesajı iletmenin en iyi yolu onlarla dürüstçe konuşun ve duyduğunuzu onaylamıyor veya beğenmiyor olsanız bile, onlar konuştuğunda saygıyla dinleyin.
Söylediklerini beğenmeseniz de, onaylamasanız da bir çocuğun anlattıklarını dinleyebilir misiniz? Eğer yapamıyorsanız bu becerinizi geliştirmeyi düşünün.


Ben ne düşünüyorum?
Çocuklarda beklediğim değişimleri görebilmek için onları önce kendimde yaşatmam gerektiğinin farkındayım. Sınıf ortamı, okul hayatı, öğretmenlik böyle bir şeyin üzerine kurulu değil mi? Şimdiki halimizde, üzerimizde hangi öğretmenlerin izi var en çok? Ve hangi izler karakterimize etki etmiş, kimbilir.


Ben ne yaparsam ayna gibi farklı şekillerde bunları göreceğimi biliyorum. Bazen sesleniş tarzım, bazen tekrarladığım bir kelime, konuşurken oynattığım ellerim…
Dürüstlük, dinleme, açıklıkla konuşma gibi başlıklarda da aynı şey geçerli. Sınıfta yaşatmak istediğim şeyi önce benim içselleştirmem gerek.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
İlk zamanlar dinlemeyi sık sık çalıştık çocuklarla. Saygıyla, açıklıkla dinlemeden önceki yolları aradık. İnsan nasıl dinler, dinlediğinde ne fark eder, birbirimizi dinlediğimizi nasıl anlarız gibi sorularla doğada alıştırmalar yaptık, değerlendirmesini aldık. Birbirimizi dinlemekle, duymak arasındaki farkları ve iletişimin gerçekleşmesi için oluşması gereken zemini konuşmuş olduk böylece.


Yaş grubu küçük olduğu için öncelikle dinleme becerileriyle ilgili pratikler üzerine yazdım ancak sonradan gelişmeye başladı saygıyla dinleme, dürüstçe paylaşım.
Açıkçası oldukça zor, söylediklerini beğenmediğim, onaylamadığım bir çocuğun anlattıklarını dinlemek. Bu her yaştan insanlar için geçerli aslında. Bu beceriyi geliştirmek için empati kaslarımı çalıştırmaya gayret ediyorum.
“Bu çocuk şu anda bana ne söylüyor?”
“Bunları anlatırken içinde hangi duygu canlı olabilir?”
“Bunları anlatırken karşılamak istediği ihtiyacına baktığımda ne geliyor aklıma?”


Şiddetsiz iletişimin basamaklarına uygun empatik dinleme becerisi geliştirmeye çalışıyorum. Ancak gerçekten kolay değil. Bunun için tüm varlığında zihinsel olarak orada, kalben de merakla çocuğu dinliyor olman gerekiyor.
Bazen benim karşılayamadığım temel bir ihtiyacım oluyor, bazen bunun için doğru zaman olmuyor, bazen sabırsızca kesiyorum, bazen bilgiç cümlelerle kendimce “doğru”ları paylaşmaya başlıyorum. Bazen de başarıyorum, dinlenildiğinin farkına varan çocuk da çözülüyor yavaş yavaş. Bağlarımız güçlenmiş oluyor.
Hepsinden biraz biraz var.


Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
“Hepsinden biraz biraz var.” dediğim renk cümbüşünü kutluyorum. İnsanlık hallerimizle kendimizi yargılamadan, çocuklarla yolculuğumuzda şefkatle becerilerimizi geliştirmeye odaklandığımız anların çoğalmasına seviniyorum.
Öte yandan dinleme konusundaki becerilerimi geliştirmek için konuyu daha sık odağıma alarak, bu konuda çocuklardan da geribildirim istemeyi düşünüyorum.

1 Ocak 2019 Salı

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü Ocak I


Sura Hart ne diyor?
Çocukların size karşı dürüst olmalarını bekliyorsanız, bu mesajı iletmenin en iyi yolu onlarla dürüstçe konuşun ve duyduğunuzu onaylamıyor veya beğenmiyor olsanız bile, onlar konuştuğunda saygıyla dinleyin.

Söylediklerini beğenmeseniz de, onaylamasanız da bir çocuğun anlattıklarını dinleyebilir misiniz? Eğer yapamıyorsanız bu becerinizi geliştirmeyi düşünün.

Ben ne düşünüyorum?
Çocuklarda görmek istediğim değişimin, kendi değişimimden geçtiğinin,  bende olmayanı başkasında göremeyeceğimin farkındayım. Uzun yolların, deneyimlerin öğrettiği bu.
Bununla birlikte zorlandığım bir şey, onaylamadığım, beğenmediğim bir konuşmayı sonuna kadar dinlemek. O kadar çok zorlanıyorum ki. Önceleri direkt sözlerini kestiğim bile olurdu. Artık söz kesmiyorum ama hala dinleyemediğim oluyor. İçimden bitse de kendi sözümü söylesem diye bekliyorum. Evet, dinlemek değil, beklemek yaptığım. 
Bekliyorum ve o zamanı çocuğa söyleyeceğim fikrimi güçlendirmek, argümanımı pekiştirmek için kullanıyorum. O sırada sözü uzarsa tahammülsüzlüğüm bedenimde ifade buluyor. Yere seri vurulan ayaklar, sabırsız eller, laf anlatmaya çalışan gözler…
Sonrasında da iki şeyle karşılaşıyorum; ya dinlenmediğinin farkında, incinmiş ve giderek kendi sözüyle bağlantısı kopup sessizleşmiş, ya da yine dinlenmediğinin farkında, incinmiş ve öfkelenmiş. Sonrasında da benim içimden hazırladığım, çok etkileyici ve önemli olduğunu düşündüğüm argümanlarım da çoğunlukla boşa gitmiş.
Şimdi tüm bu süreci iç rahatlığıyla yazıyorum gerçekten. Fark ettikçe, kendime ve çocuklara karşı şeffaflaştıkça  düzenliyorum kendimi. Özenç, bak yine çocukta değil kendindesin, diyorum.Sonrasında çocukla - benim onaylayıp onaylamamamdan bağımsız- ve sözleriyle bağlantı kurmaya başlıyorum.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Dinleme üzerine sıklıkla çalışıyoruz aslında. Ancak benim fark ettiğim kadarıyla sınıfta dinlemek, sessizleşmek ile benzer bir şekilde yaşıyordu. Şiddetsiz İletişim pratiklerimden bildiğim ‘can kulağı ile dinlemek’ alıştırmasını sınıfa uyarlayarak paylaşmaya karar verdim.
Çemberde bir arkadaşımızın dediğini, nasıl duyduğumuzu paylaşarak ilerliyoruz.  Çocuklardan gelen geribildirim, onların da bu alıştırmayı benimsediği yönünde.  Arada çemberde olmasak da, söz alan bir arkadaşına, ‘’senin söylediğini nasıl duyduğu mu paylaşmamı ister misin?’’ diyen çocuklar duyuyorum, nasıl seviniyorum nasıl!

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Kendimi sınıfta görmeye bayılıyorum. Birlikte büyümek ve gelişmek benim için tam olarak bu demek. Kendime ve çocuklara karşı şeffaflaşmamı ve öğrendiklerimi transfer edebilmemi kutluyorum, ve bu yolculuğa birlikte çıktığım çocukları!
İyi ki varız.