The No Fault Zone etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The No Fault Zone etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2019 Pazartesi

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü Mart II

Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. İlişki tabanlı bir sınıfta, herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak stratejiler bulma niyeti ile her bir kişinin ihtiyacı dikkate alınır.
İnsanları veya şeyleri korumak için güce ihtiyaç duyulan zamanlar vardır. Sınıfınızda yanlış bir şey yapmış birini cezalandırmak için mi, yoksa sizin ve grubun değer verdiği şeyleri korumak için mi güç kullanıyorsunuz?

Ben ne düşünüyorum?
Bu haftaki paragraf içimde “eşdeğerlilik” olarak yankılandı. Bir topluluk içinde her birimizin ihtiyaçları çok değerli. İhtiyaçlarımızdan vazgeçmeden hareket ettiğimizde uyum ve ahenk görüyorum. Burada ihtiyaçlarımızın farkına varmanın tek başına yeterli olmadığını hatırlatmak istiyorum kendime.
Şiddetsiz iletişimin gözlem, duygu, ihtiyaç ve rica şeklinde ilerleyen 4 basamağının hepsini uygulamadan bir yere varamıyorum. Olduğum yerde farkına varmamı oldukça kolaylaştırıyor halimin, sebebinin ancak ricalar, seçilen stratejiler insanı sanki başka bir yere taşıyor, yol almasını sağlıyor.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Çocuklarla paylaşırken de duygu ve ihtiyaç çalışmaları her birimizin farkındalığını odağımıza koyuyor ancak bunlarla ne yaptığımız önemli olan gibi geliyor. Sınıfta “yanlış” bir şey yapmış birini cezalandırıcı

güç kullanmak yerine önem verdiğimiz değerleri korumak için güç kullanmak… Barışçıl bir ortamı çağrıştırıyor bana. Arkadaşına vurmuş bir çocuğa örneğin: “şimdi hemen sınıftan çık” diyerek cezalandırmak yerine bu durumu konuşabileceğimiz alanlar yaratmak paylaşımı güçlendiriyor. “Acil durum çemberi” çağrısına çıkınca sorun yaşayan çocuklar ve isterlerse dinleyip çözüm konusunda destek olmak isteyenler halıda toplanıveriyor. Sınıf anlaşmasının zemininde gözlemlerimizi, hislerimizi ve ihtiyaçlarımızı konuşuyoruz. Gücü birlikte kullanmak da işte burada devreye giriyor bence; yol alabilmek için birlikte çabalıyoruz aslında orada. “Bu bir daha sakın olmasın!” diye dikte etmek yerine bir köşede üzerine konuşuyor, çözüm yolları arıyoruz.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

Acil durum çemberleri, çatışma çözümü gibi konulardan bahsetmişken No Fault Zone oyununu Çamtepe grubuyla henüz denemediğimizi fark ettim. Artık çocuklar yavaş yavaş da okur yazar hale geliyorken bu süreçleri oyun tadında çözüme ulaştırabileceğimiz çok kıymetli bir kutu. Bakalım gücümüzü çocuklarla barıştan yana kullanabilecek miyiz?

24 Mayıs 2018 Perşembe

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 26. Hafta


               “Her insan gibi genç insanların da en önemli ihtiyaçlarından biri özerkliktir. Vermeye en çok istekli oldukları zamanlar seçim yapabildikleri zamanlardır.
Öğrencileriniz sizden bir talep duyduklarında istediğinizi yerine getirme konusunda hevesli olmazlar. Öğrencilerden talep yerine ricada bulunmayı öğrenmek onların isteyerek verip almalarını mümkün kılar. Bir öğrencinizden bir şey istediğinizde ricada mı yoksa talepte mi bulunduğunuzu fark edin.“

              Şiddetsiz İletişimin ilk üç basamağını 25 hafta boyunca ayrıntılı olarak, sınıfta nasıl çalıştığıma dair somut örneklerle bahsettim. Hatta zaman zaman sınıfta nasıl çalıştığımdan çok o basamakları nasıl okuduğuma dair uzun uzun yazdım. Şimdi son basamak olan “Rica” nın bu pasajda yer almasını çok anlamlı buluyorum. Öncelikle talep ve rica arasındaki önemli farka değinerek başlamak isterim.
Karşımızdakiyle bağlantı kurduktan sonra arada olan akışın devamı için biz ricalarda bulunuruz. Ve ricamızın karşılık görüp görmemesinden ziyade verilen tepkiye karşı bizde oluşan şefkat alanı “Rica” olup olmadığını belirler. Ricamıza “Hayır” cevabı aldığımızda gönlümüz buna açık değilse ve öfkeleniyorsak, bunun adı “Rica” değil “Talep” dir.  Bu ayrımın farkına vardıktan sonra bahsedecek olursam, bağlantıyı güçlendiren ve akışın devamlılığını sağlayan çok önemli bir basamaktır rica basamağı.


                  Çocuklarla çalışırken ilk zamanlar bunun bir basamak olduğundan elbette ki bahsetmemiştim. Ama gün içerisinde sınıf akışı içerisinde sözlü olarak ifade ettiğimden kaynaklı onlarda böyle bir alan açmaya başlamıştı bile. Örneğin çok fazla yüksek sesle konuşan bir çocuğa “Şuan yüksek sesle konuşman dikkatimi dağıtıyor ve diğer arkadaşlarına sesimi duyuramayacağım konusunda beni endişelendiriyor. Senden ricam daha kısık sesle çalışmaya devam etmen.” Hem eylemi somut bir şekilde ifade edişim (Gözlem),hem ne hissettiğimi ifade etmem (duygu),hem ihtiyacımı dile getirip ricada bulunmam aramızdaki iletişimi kolaylaştırdığı gibi, duyulmama da katkı sağlıyor.
Yine benden bir şey istediklerinde ya da rahatsız oldukları bir eylemimi ifade ettiklerinde basamak basamak onlarla çalışıp rica aşamasına gelmeleri için destek olmaya çalışıyorum.

                 Örneğin uzun süre beden yapamamış olmamız “Neden Beden Eğitimi yok?”,”Neden Beden Eğitimine çıkmıyoruz?,”Dışarıyı istiyoruz.” Gibi cümlelerle hatta daha ağlayan bir sesle ifade etmeye başlamışlardı. Onlarla Barış masasını kurarak aralarında bir temsilci seçmelerini ve karşılıklı bu süreci birbirimizi anlayarak planlayacağımızı söyledim. Ardından barış masasına geçerek rahatsız oldukları eylemimi somut bir gözlem olarak paylaşmalarını istedim. Ardından ne hissettiklerini sorup duygularını bulmalarını istedim. Ve ihtiyaçlarını bulmalarında yardımcı olarak son basamak da bana ricalarını dile getirmelerini istedim. Ricalarını bu hafta karşılayabileceğimi ama sonrası için endişelerimin olduğunu belirttim. İlk seferde de bunu ifade etmeme rağmen talepleri devam etmişti. Ama karşılıklı birbirimizi duyduğumuz bir alanın açılması ile, duygularımızı ifade etmemiz ve açık net bir şekilde bizi iyi gelecek ricamızı dile getirmemiz iletişimi rahatlatmış aynı zamanda karşılıklı başka meselelerde de ricalara açık olacağımızın önünü açmıştı.
Çocuklar bu alanların açılmasından gayet memnunlar ve inanılmaz sahipleniyorlar. Ben bazen gerçekten sıkışıyorum ve hızlı bir çözüm olur diye “Hayır” deyip geçiştirdiğim şeyler oluyor. Ya da onları hiç duymadığım sonra bakarız dediğim. Bu duyma-duyulmanın kıymetini o kadar güzel kavramışlar ki anında tepkileri “Bu haksızlık.Bizi hiç dinlemediniz bile. Barış masası kuralım.” diyorlar. J
Beni sıkıştıran yerden bu defa mutlulukla çıkarıyorlar.
Yine kendi aralarında özel eşyalarını paylaşırken birbirlerine hayır demeyi, bunu anlamayı, o kişinin de ihtiyaçlarını duymayı o kadar güzel başarıyorlar ki…
Yetişkin olarak hayatımda somut olarak harekete geçtiğim anların kaçının talep, kaçının rica olduğunu sorgulamaya başlıyorum.

            Sonrası için hep bu rica basamağının aslında herkesle çalışılması gereken önemli bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum. Çocuklar dışında okulda ki tüm bileşenlerle belki de. Ya da hayatımızda yer edinen kişilerle…
Akışın devamlılığı, sürekliliği, bir sonraki çatışmanın çözümü için daha güvenle iletişim kurma motivasyonuna olan katkısını hep akılda tutalım istiyorum.

          Bu haftaki kutlamalarımı sadece çocuklara ayırarak hepinize kalbinize değen ricaları cesaretle hayata geçirdiğiniz haftalar diliyorum.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 24. Hafta


         “Öğrenciler için işbirliği içinde çalışmak şaşırtıcı derecede doğaldır.
Nasıl etkileşim kuracaklarına dair yeni seçimleri ve becerileri olunca, endişeleri duyulduğunda ve ihtiyaçları karşılandığında; birlikte çalışmanın, birlikteliğin en keyifli hali olduğunu anlarlar.
Öğrencilerinizi birlikte işbirliği içinde çalışırken izleyin. Heyecanın ve doğaçlama yürüyen problem çözme süreçlerinin farkına varın. Karşılıklı alışverişin ritim ve akışının sahip oldukları iletişim becerilerine bağlı olarak ilerleyişini fark edin.”

         Ne güzel bir pasaj dedim okurken. J  Benim en keyif aldığım, sınıfta motivasyonumu arttıran en önemli şeylerden biri birlikte çalışmak. Ve çocukların da… Sadece öğretmen tarafından belirlenen kurallara, yapılandırılan derse maruz kalmadan birlikte inşa edilen bir sınıf ortamında, başarının daha da arttığı da bir gerçek. 

       
          Doğalında çocuklar arasında olan bu etkileşime zamanla biz müdahale ederek, kendi isteklerimizle şekillendirmeye çalışarak, sadece kendi ihtiyaçlarımızı karşılayan stratejilerle bu etkileşimi bozuyoruz. Evet evet biz yetişkinler bu doğallığı kendi ellerimizle bozuyoruz. Çatışma yaşandığında nasıl çözeceğimizi bilememek belki de bizi buna itiyor. Yani birlikte çalışan çocuklar arasında tabii ki ara ara karşılıklı ihtiyaçların çakışması sonucunda çatışma yaşanabiliyor. Bizler bunu hızlı ve etkili çözmek için kolları sıvadığımızda yaptığımız ilk şey anda kalmayıp , olayı tüm sürece yaymamız oluyor.  Üstüne çözümü de yine tüm süreç üzerinden şekillendiriyoruz. Birlikte çalışan grubu dağıtmak gibi mesela. Ya da grubu dahil etmeden gruba dayattığımız anlık kurallar gibi. Haliyle bu çözümsüz olan “çözüm” stratejileri bir süre sonra doğalında akan bu “topluluk” olma halini, öğretmen eliyle oluşturulmuş
“bir arada duran kişiler”  haline eviriyor.
            Çocuklarla çalışırken başından beri yaparken keyif aldığım ve bana katkısı olan şeylerden bir diğeri de gözlem yapıyor oluşum. Sene başında bol bol tenefüse çıkıyor onları tenefüste gözlemliyordum. Kendi aralarındaki  bu etkileşim sürecini böylelikle görebiliyordum. Çocuklar bağımsızlaştıktan sonra sınıfta kendi başlarına çalışma yaptıklarında da gözlemlemeye devam ettim. Kendi aralarındaki o ahenk, çatışma anındaki hızlı şekilde çözüm arayışları, birbirlerine destek oluşları beni mutlu eden anlardan. Doğalında var olan bu etkileşimi barış diliyle güçlendirince bu anlar ortaya çıkıyor. Çünkü öteki türlüsü sadece etkileşim olarak kalabiliyor. Ya da kendi çözüm becerileri her zaman karşı taraftaki arkadaşının ihtiyacını da gözeten bir şekilde olmayabiliyor. İşte bu doğalında akan etkileşim haline bir de şiddetsiz iletişim dil değdi mi tabiri caizse o sınıfta güller açıyor. J

          Okuma saatlerinde kendi aralarında dönüşümlü olarak okumaya yeni geçen arkadaşlarını çalıştırmaları, ara bulucuların sadece sınıf içinde değil okul genelinde kendilerine bir misyon belirlemeleri, ektiğimiz cevizleri sulamaları, birbirlerine yeni öğrendikleri oyunları öğretmeleri…
Doğaçlama  yürüyen anlardan sadece birkaçı.
 Sınıf meclisinin de buna etkisi büyük. Konuşabildikleri, fikirlerini sunabildikleri alanların oluşu güçlerini ellerine almaya, bağımsızlaşmalarına inanılmaz katkı sundu.
                 Birlikte çalışma, işbirliği içinde olma, bir anda olmuyor. Tıpkı Sura Hart’ın pasajlarında değindiği, bizim de üzerinde durduğumuz duymak,  duyulmak vb diğer tüm ihtiyaçlar gibi.
Önüme şimdilerde bu ihtiyaçları yazıp koyuyorum. Özellikle de bir yıla yayılarak çalışmış olduğum ihtiyaçları. Ne kadar ilerledim, neler yaptım diye değerlendiriyorum. Yalnızlaşmış bir sınıftan birlikte hareket eden bir sınıfa dönüş hali yine gülümsetiyor beni.
İnancım artıyor, motive oluyorum.
                 Bu haftaki kutlamalarım pasajdan yola çıkarak okuldaki dayanışma hallerimize. Küçükmüş gibi görünen ama bazen bir selamlaşmanın, getirilen bir meyveyi paylaşmanın, koridorda sohbet arası atılan kahkahanın hem kendi dünyamızda hem de çocukların dünyasında nasıl etkili olduğunu biliyor ve değişimleri görüyorum. Bu anların güzelliğini kutluyor sizlere de bu an’ları biriktirdiğiniz haftalar diliyorum.




3 Mayıs 2018 Perşembe

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 23. Hafta


         “Öğretmenin öğrenciler arasında ve öğrencileri ile besleyeceği ilişki biçimleri bir niyet meselesidir. Temel soru, Sınıfınızda hangi tür ilişkiler beslemek istiyorsunuz? sorusudur. Niyetiniz netleştiğinde onu gerçekleştirme yollarını bulmak ve yaratmak da mümkün olur.
Sınıfınızda beslemek istediğiniz ilişki biçimlerine dair vizyonunuzu yazın. Halihazırda kullandığınız ve bu vizyonu gerçekleştirmeye katkı sunduğunu düşündüğünüz yol ve yöntemleri yazın. Bu ilişkileri besleyecek başka şeyler de aklınıza geliyor mu?”

            Sura Hart’ın geçen hafta ki pasajını hatırlatarak devam etmek istiyorum bu hafta. Çükü aslında bu hafta ki pasajda sorulan soruya daha ilk başından cevap vermiş ve öyle yolculuğa çıkmıştık. Bundandır ki ilişki tabanlı bir sınıf ortamı üzerine planlamalarımızı yapmıştık.
Vizyonu belirlerken ben hep şunu da göz önünde tutmaya çalıştım : Çocukların sınıftaki ilişki biçimine dair vizyonu ne?


               Kendi vizyonum zaten “Çocukla Barış” diyerek çıktığım bu yolculukta kendini gösteriyordu. Yargıların olmadığı,birbirimizi duyabildiğimiz,empati kurabildiğimiz,somut açık ve net ricalarımızın olduğu,herkesin görüş bildirdiği,sınıfın bir parçası olduğu bir sınıf ortamını hayal ettim. Peki ya çocuklar? Çocuklar için sınıftaki ilişki biçimi bu cümleler gibi miydi?
İlk zamanları hatırlamaya çalışıyorum. Çoğunlukla ezberlerden yola çıkarak : ”Öğretmene saygı duyulan,sessiz durulan,çalışkanların konuştuğu,öğretmenin daha çok konuştuğu bir sınıf ortamı”oldu.
Zamanla canlı tuttuğumuz sınıf sözleşmemiz gibi , vizyonumuzu da hep canlı tuttuk. Daha doğrusu tutmak zorundaydık. Çünkü çocukların  benimle bağlantı kurdukça,arkadaşlarıyla bağlantı kurdukça,duygularını tanıyıp ifade ettikçe,kendisiyle bağlantı kurup ihtiyaçlarına sahip çıktıkça vizyonları değişecekti. Nitekim öyle de oldu. Bir süre sonra sınıfta hakim olan ilişkiler,önce istenilenden daha cazip hale gelir oldu. Onlara yeniden bunu hatırlattığımda ve üzerine konuşmak istediğimde,var olan durumun onlara daha iyi geldiğini ve mutlu olduklarını duydum. Ara ara sadece benim iktidar olduğum anlarda onlardan uyarı alıp bunun onlara iyi gelmediğini duyduğum anlarım oldu.Bunu ifade etmeleri bile aslında bu ilişkiyi nasıl diri tuttuğumuzu gösterdi. Yeni bir vizyon oluşturmalarını istediğimde ise sınıfa dair daha geniş özgürlüklerin olduğu , okulun kurallarını sarsacak hayallerinin olduğunu gördüm.
Kendi vizyonuma ne kadar katkı sundum peki? Ya da Sura Hart’ın sorduğu gibi hangi yol ve yöntemleri kullandım ?

         Çocukla Barışa çıktığımızdan beri bahsettiğimiz Sura Hart pasajları bizim için kısa kısa hap bilgiler oldu. Ama en önemlisi Şiddetsiz İletişimin hayatımızdaki varlığı. Bu dili hem kendimde hem sınıfta hakim kılmaya çalıştım. Yol olarak da müfredatla ilişkilendirerek aşama aşama yol aldım. Genelde Şiddetsiz İletişim içeriğini devlet okullarında nasıl hayata geçiriyorsunuz? Gibi sorular geliyor. Oysa zaten var olan müfredatta, bir çok dersle ilişkili olarak “Duygular, Yargısız cümleler, İhtiyaçlar” gibi başlıklar kazanım olarak var. Mesela ben üçüncü sınıf üzerinden örnek verecek olursam Hayat Bilgisi dersi, Türkçe dersi bunun için en uygun alanlardı. Yine Serbest Etkinlik, Oyun ve Fiziki Etkinlikler derslerindeki kazanımlar bu süreci desteklemiş oldu. Bunlara ek olarak Şiddetsiz İletişimin içindeki önemli kavramları destekleyen çalışmalar yapmaya çalıştım. Örneğin “Dinleme” üzerine ayrı çalışmak gerektiğini düşündüğümden masallarla destekledik. Ya da kendisiyle bağlantı kurmasını desteklemek için Görsel sanatlar dersinde ritüeller yaptık.

       Çocuklar da zamanla bu dile hakim olmaya başladılar. Tüm sınıfta aktif bir dil mi diye sorarsanız tabii ki değil. Bunu yaşamaya başlayan çocukların varlığı beni motive ediyor. Diğer çocuklar ise zaman zaman karşılanmayan ihtiyaçlarında şiddette yenik düşüyorlar. Olsun diyorum. Bu bir süreç. Belki 1. Sınıftan başlamış olsaydık, birlikte bir süreç örseydik daha başka olabilirdi. Yine de bu halimizi kutluyorum.
         Bununla birlikte yıl sonuna yaklaştıkça kutlayamadığım bir çok bileşenin olduğunu hatırlıyorum. Bazen sabah evden çıkmadan dinlediğim bir şarkı, bazen bir ebeveynin geri bildirimi, bazen Çocukla Barış olarak haftalık yaptığımız toplantılardan aldığım enerji…
Çabaların emeklerin bir güzelliğe dönüşmesi için inancın ve sabrın önemini hatırımda tutarak hepinize umut dolu haftalar diliyorum.

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 26. Hafta

Sura Hart ne diyor?

Her insan gibi genç insanların da en önemli ihtiyaçlarından biri özerkliktir. Vermeye en çok istekli oldukları zamanlar seçim yapabildikleri zamanlardır.


Öğrencileriniz sizden bir talep duyduklarında istediğinizi yerine getirme konusunda hevesli olmazlar. Öğrencilerden talep yerine ricada bulunmayı öğrenmek onların isteyerek verip almalarını mümkün kılar.


Bir öğrencinizden bir şey istediğinizde ricada mı yoksa talepte mi bulunduğunuzu fark edin.

Ben ne düşünüyorum?

Bu rica-talep ayrımı bir süredir üzerine düşündüğüm, farkını deneyimlemeye çalıştığım, güçlenmek istediğim bir alan, sadece çocuklarla değil, tüm ilişkilerimde.

Şiddetsiz İletişim paylaşımlarında gözlem, duygu ve ihtiyaçtan sonra gelen adım rica, günlüklerimizde de sıkça bahsetmiştik. İletişim sürecimizin ucuna tatlı bir fiyonk bağlayan, her iki tarafın da yüreğine sular serpen, görüldüğünü ve duyulduğunu hissettiren güvenli bir aşama. Şiddetsiz iletişimle tanıştığım ve deneyimlemeye çalıştığım bu hal ile, öncesine kadar birikenler o kadar farklı ki.

Örnekleri kendi öğrenciliğimden devam ettireyim. Taleplerle ricalar birbirine o kadar karışmış ki…Neredeyse hepsi talep görünümlü rica. İlişkileri zora sokan, yanıltan, bağ koparan, samimiyetsiz bir hal.

‘’Bana bir bardak su getirir misiniz?’’

‘’Sessiz olur musunuz?’’

‘’Hep birlikte törene geçelim mi?’’

‘’Bu kitabı arkadaşınla paylaşır mısın?’’

Bu cümlelerin devamı gelir elbet. Hatta bu cümleler tamamen birer rica cümlesine de dönüşebilir. Ancak ben buraya rica görünümlü talep halleriyle yazıyorum. Farkı ne? Farkı benim bunlara  güvenli bir şekilde hayır diyememem. Çocuk olarak bana seçim yapma ve görüş geliştirme alanı yok ve büyük ihtimalle hayır dersem beni bekleyen bir takım sonuçlar var. Bu net bir şekilde talep aslında. ‘’- mısın, misin?’’ da eklesek, lütfen de desek, göz seviyesinde de söylesek  bu bir talep.

Ricanın bu bağlamda çocuk algısı ve katılımıyla da ilişkisini görmek zor değil. Görüş geliştirmeye açık olmayan alanları açıkmış gibi paylaşmak, çocuğu korumak ya da başka sebeplerle katılımı göz ardı etmek rica görünümlü talebin doğasında var. Rica ise, öncesinde oluşumunu zenginleştiren gözlem, duygu ve ihtiyaç ile birleşip, duyana alan açan, söyleyenin ‘’hayır’’ı duymaya hazır olduğu, karşılıklı bağların güçlendiği bir alan, çiçekli, ferah, mis 😊

Çocuklarla Nasıl Paylaşıyorum?

Kendi farkındalığım geliştikçe, arkadaşlarımdan geri bildirim aldıkça sınıfta bu farkın nasıl yaşadığını görebilmeye başladım. Ricalar gerçek bir rica haline geldiğinde, talepler de daha rahat duyuluyor, anlaşılıyor, daha kolay hayata geçiyor.  

Çocuklar arası yaşanan çatışmalarda  tek ricanın ‘’özür dilemek, sarılmak’’ olan bir yerden, neredeyse sonsuz bir alana açılmak çok rahatlatıcı, çok gerçekçi. Uzun vadede sosyal duygusal becerilerin nasıl da serpildiğini gösteriyor, barışçıl bir sınıfın önünü açıyor.

Çünkü aslında hepimiz biliyoruz, hızlıca söylenivermiş, kalpten gelmemiş, iki tarafın ihtiyaçları gözetilmemiş her söz, büyüyerek geliyor üzerimize. Sınıft
a, ilişkilerde barışın yolunu tıkıyor.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

Ağzımdan çıkanları duyup içimde ‘’bu rica mı, talep mi?’’ , ‘’hayırı duymaya hazır mısın?’’ sorularını dolandırıp bu konuda güçlenmeye ve güçlendikçe çocuklarla paylaşmaya devam edeceğim, barış yolumuzda tıkanıkları el  ve kalp birliğiyle açalım diye… Hadi hep birlikte 😊

18 Nisan 2018 Çarşamba

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 21. Hafta


“İnsanları veya şeyleri korumak için güce ihtiyaç duyulan zamanlar vardır.
Örneğin bir öğrenci, diğer bir öğrenciye vurmak üzereyse öğretmen bir yaralanmaya engel olmak için çocuklardan birini tutabilir. Ancak bu durumda güç, cezalandırmak için değil korumak için kullanılmıştır.
Sınıfınızda yanlış bir şey yapmış birini cezalandırmak için mi, yoksa sizin ve grubun değer verdiği şeyleri korumak için mi güç kullanıyorsunuz?”

         “Güç” kavramını,bir  işi yapabilme kapasitesi üzerinden tanımlanırken, öğretmenin kullanacağı güç,yapılacak işin bireyde oluşturacağı olumlu davranışa katkısı üzerinden yorumlanır çoğunlukla.
Oysa şiddetsiz iletişimi bir yöntem olarak seçtiğinizde,doğru-yanlış,haklı-haksız gibi tarafların olmadığını,”olumlu davranış kazanan birey” diye ifade edilenin,”kendisiyle bağlantıda olan” olarakyeniden tanımlamış olursunuz.En azından ben öyle tanımlıyorum.Böylece bir işi yapabilme kapasitemi yani gücümü,duygularla ne kadar bağlantıda olduğum ve ihtiyaçlarını ne kadar duyabildiğim ile doğru orantıda görüyorum. Güç benim için cezanın var olduğu bir yerde ortaya çıkan bir kavram olmuyor böylece.Asıl güçsüzleştiğim anda cezalar ve etiketlemelerim başlıyor.
Sura’nın bahsettiği  koruyucu gücü bu minvalde değerlendiriyorum.
           Çocuklarla sene başından beri yaptıklarımıza baktığımda zaman zaman güçlü olduğumu,zaman zaman bunu kaybettiğimi görebiliyorum. Hatta çoğu zaman güçsüzleştiğimi çocuklar hatırlatıp durdular. Güçsüz anlarımda  başvurduğum ilk şey ceza olmuyordu ama bunun yerine ödül koyarak kontrol etmeye çalışıyordum. Yaptığım şeyin yanlışlığı üzerine düşündüğüm tartıştığım çok oluyordu.Vicdan azabı çektiğim ya da. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki,ara sınıf alarak yeni bir sınıfta öğretmenliğe başlıyorsanız,çok fazla davranış problemlerinin olduğu bir sınıfsa,Şiddetsiz İletişim dilini oluşturana kadar (ki bu bir süreç)zaman zaman ödül koymayı yanlış bulmuyorum.Bunu kendi deneyimimden yola çıkarak söylüyorum ama.Ve ödülü kullandığım yerler,sınıfta derslere dair sorumluluklarını yerine getirmelerini istediğim yerler değil;Şiddetsiz İletişim dilini keşfedene kadar ki süreçte fiziksel şiddette başvurmasını engellemeye çalıştığım yerlerdi. Zamanla duygular,ihtiyaçlar üzerine yapılan çalışmalar,somut gözlem cümleleriyle kurduğum iletişimle onlarda da bu dil başlayınca şiddet azaldı bir süre sonra da yok oldu.Böyle olunca ödül de kendiliğinden sınıftan çıkmış oldu. Burası güçsüzleştiğim yerlerdi ama arka taraftan da şefkatli bir dille akışa devam ediyor olmak gücümü elime aldığımın da göstergesiydi.Yine ilk başladığımızda Sura Hart’ın bahsettiği  koruyucu gücü de ne kadar kullandığımı hatırlıyorum. Özellikle fiziksel şiddetin  kendini gösterdiği zamanlarda, yaptığım ilk iş çocuklara dokunarak onları ayırmak ya da sadece birini tutarak oradan uzaklaştırmak oluyordu.
        Peki hangisi koruyucu güç olduğu,hangisi ödül-ceza ya giriyor ya da yukarıda verdiğim ödüle dair örnek ne kadar doğruydu gibi sorular aklınızdan geçtiğinde ,davranışını değiştirmeye çalıştığınız çocuklar için,Marshall’ın önümüze koyduğu iki soruyu kendinize  hatırlatıp cevaplayın:
1.Bu insanın ne yapmasını istiyorum?
2.Bu insanın,istediğimi hangi sebeple yapmasını istiyorum?
Ben hep bu soruları kendime sorarak ve cevaplayarak ilerledim .
         Çocuklar zamanla bu güce sahip olmaya başladılar. Onlar da aslında bizler gibi.Güçsüzleştikleri anda ödül ve cezaya başvuruyorlar.Hatta çoğunlukla cezaya.Güçlendikçe,duygularıyla bağlantı kurup onları ifade ettikçe,ricalarını net ve açık bir şekilde dile getirdikçe güçleniyorlar.Bu defa onlar güçlerini kendi aralarındaki çatışmalarda kullanmaya başlıyorlar.
       Çocuklardan aldığım geribildirimlere gelince, bu değişimi görmek,benim için bir geribildirim aslında. Ya da The No Fault Zone oyununu  oynamalarından sonra,”Barış Masasında bunu yapmak size nasıl  geldi?Nasıl hissediyorsunuz?” gibi sorulara aldığım cevaplar oluyor. 
Çoğunlukla”Mutlu oluyorum.”,”Beni dinliyor”,”Barışıyoruz böylece”,”Sevgi doluyum” diyorlar.Bu cümleler bana iyi geliyor.Ben de onlar gibi sevgi dolu oluyorum ve ne güzel işler yapmış olmanın keyfini yaşıyorum.
        Bu haftayı bitirirken Marshall’ı anıp ona şükranlarımı yeniden sunasım var. Bununla birlikte The No Fault Zone oyunuyla birlikte Şefkatli Eğitmen le bizi tanıştıran Sura Hart’a (Oyuna dair sayfayı incelemek isteyeler için tıkla ) , her hafta yazdığı ön yazılarla birlikte  Sura Hart’ın kitabından pasajlar çeviren sevgili Bediz Gürel’e (Ön yazı ve Çeviriler için tıkla ), bunun tüm öğretmenlerle paylaşılmasını düşünüp herkese açık bir şekilde paylaşan Başka Bir Okul Mümkün Derneğine (Derneği incelemek isteyenler için tıkla ), pasajlardan yola çıkarak,bu pasajları kendi birikimleriyle harmanlayıp uygulayan  ve uyguladıkça deneyimlerini  paylaşan Çocukla Barış ekibine yani bize şükranlarımı sunarken hepinize gücünüzü elinize aldığınız haftalar diliyorum.

28 Mart 2018 Çarşamba

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 18. Hafta


“Öğrencileri dikkatle dinlemek onların dediklerine değer verdiğimizi ve onları ciddiye aldığımızı gösterir. Dinlemek öğrencilerin anlayış, bağlantı ve güven ihtiyaçlarını karşılar.
Eğer bir sınıfta tek bir değişiklik yapabilecekseniz, daha fazla dinlemek belki de yapabileceğiniz en önemli değişikliktir.  Herhangi bir gün, ne kadar konuştuğumuza ve ne kadar dinlediğinize dikkat edin.

Zamanın yüzde kaçını konuşmaya, yüzde kaçını dinlemeye ayırıyorsunuz?”

                   Çocuklara değer verdiğimizi hissettirmek, onları ciddiye aldığımızı göstermek çocuklarla olan bağlantımızda en büyük adımmış. Şimdiye kadar bunu, çocuk hakları kapsamında değerlendirip onların bir fikri olduğunu, bunları ifade etmeleri için alan açmamız gerektiğini, yargılamadan her görüşlerini dikkatle dinlemeyi  amaç ediniyordum kendime. Ama bunun, çocukların  “anlayış”, “güven”, ve “bağlantı” ihtiyaçlarını karşıladığını fark etmiş olmak, beni inanılmaz büyüttü. Çocuklara olan empati alanıma katkı sundu, ihtiyaçlarıyla bağlantı kurup öyle iletişime geçmem gerektiğini öğretti. Daha çok konuşmaya alışkın olan halim, daha çok dinleme haline evrildi. Zamanla da hepimizin ortak ihtiyacı olması nedeniyle, duyma-duyulma alanları bizim için önemli bir yer oldu.


                  Çocuklarla ilk günden şimdiye kadar birbirimizi duyabileceğimiz, dinleyebileceğimiz alanlar oluşturmak için çabaladık. Ama ilk başlarda, pasajda anlatılanın tersine çocuklar için alan açmadan önce, ilk olarak ben duyulmak için kendime alanlar oluşturmaya çalıştım. Çocukların üç yıl boyunca fazla öğretmen değiştirmiş olmaları, isimlerinden önce gelen etiketleri, aramızdaki güven bağının oluşması için bir engeldi. Güven olmadığı için de söylediklerimi sadece ben işitiyordum. Zaman geçtikçe sadece benim konuştuğum değil, çocukların da konuştuğu ama bu dinleme halinin karşılıklı bir anlaşmaya dayalı olduğu bir döneme evrildik. Duyma-duyulma ihtiyacı için alanlar aramaya devam ettik. Bazen derse başlamadan bir çocuğun sorunu hepimizin sorunu oldu ve ilk 15 dakikayı buna ayırıp onu dinledik. Bazen oyun saatlerinin son 10 dakikası oldu bu. Sadece sorunlarımız olduğunda değil, paylaşmak istediğimiz her şey için alanlar oluşturmak için çabaladık. Alanlar oluşmaya başlamıştı yavaş yavaş ama hâlâ dinlemenin koşulları tam olarak ortada yoktu.

Örneğin dikkat sürelerinin kısa süreli olması, konuşan çocuktan odağın kayması dinleme için anlaşmanın ötesinde bir şeyler yapılması gerektiğini gösteriyordu. Böylece ilk rutinimize adım atarak sabahları ilk 10 dakika masal anlatmaya ayırıp, dinleme becerisi üzerine çalıştık. Bir süre böyle devam ederken, sonrasında duygularımızla tanıştık. Sene başında yine yaptığımız “Nasıl Hissediyorum?” köşesiyle bu anlatma-paylaşma halini rutine dönüştürdük. Her sabah nasıl hissettiğimizi mandallarımızla duygu köşesinde ifade ettik. Anlattık, duyduk, duyulduk. 

Derken zamanı belli olmadan konuştuğumuz sınıfa dair sorunları, düzenli bir şekilde dinlemek ve konuşmak için özel bir alan oluşturmak istedik. Çocuklarla bu ihtiyacı tartışarak neler yapılabiliri konuşurken,önceki okulumda çocuklarla yaptığımız meclis toplantılarında söz ettim onlara. İlgilerini çekti. Onların da onayıyla her çarşamba düzenli olarak sınıf meclisi yapmaya karar verdik ve yapmaya başladık. Bazen zorlandık, bazen, tıkandık. Bazen anlam veremeyen katılmak istemeyen oldu. Bazen ise bunun çok değerli olduğunu, kendini ifade etmenin onlara iyi geldiğini söyleyen oldu. Sonra bir baktık ki artık herkes kendini rahatlıkla ifade edebileceği alanları oluşturmuş, orada paylaşmakla kalmamış dinlemeye ve anlamaya çalışmak için yola koyulmuş.
Sınıf meclisiyle birlikte kendi güçlerini eline alan çocuklarla her şeyin daha kolay akmaya başladı: Söylediğim her şeyde duyuldum. Duyulduğum için somut ricalarım hep karşılık buldu. Meclisler bağlantımız güçlendirdi: Birbirlerine empati veren, bazen bana empati veren çocuklar görmeye başladım sınıfta. Meclis çocukları bağımsızlaştırdı: Oyun saatlerinde birden fazla seçenek sunarak herkesin kendi seçtiği etkinliği yapmaya ve oradaki sorumluluğunu yerine getirmeye başladı. Sorumluluk alan her çocuk akademik olarak da bir adım daha hızlanmış oldu. Çatışma çözümü adına kurduğumuz Ara Buluculuk sistemine hiç girmiyorum bile. Daha önce bahsetmiştim sanırım. Şimdilerde Sura Hart’ın oyunuyla arabulucularla çatışma üzerine çalışmaya başladık. Çocuklardaki bu değişim, bendeki bu değişim dinlemek ve duyulmak için açılan alanların ne kadar değerli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu bana, bize…Değişim: Emek verdikçe,suladıkça büyüyen…


Şimdi bağımsızlaşan,bağlantımın güçlendiği bu çocuklarla kendi öğrenme sürecimizi kendimiz planlamaya çalışıyoruz. Sağlık sorunlarımdan dolayı 1 haftadır uzak kalmış olmak beni üzse de, günlüğümü yazdıkça yeniden heyecanlanıp bir an önce sınıfa gidip bu sürece başlamak istiyorum.
Sene başından beri desteğini hiç esirgemeyen ve bana güvenen idarecilerime teşekkür etmek isterim. Çünkü biz çocuklara bu alanları açmak için çabalarken, bizim de bir alana ihtiyacımız olduğunu görüp bunu gözetmeleri çok değerli ve motive edici. Yine bu inancı içimde büyütüp, dokunabilmek  için girdiğim bu yolun  başlangıcına yani Başka Bir Okul Mümkün Öğretmen Köyüne, köyümüze derin bir minnettarlık…
Sura Hart’ın pasajlarını küçük bir mail grubunda geçen yıllarda paylaşarak bana gösterge olan,şimdi bu pasajlarla birlikte yayınladığı ön yazılarıyla bana ilham olan sevgili Bediz Gürel’e binlerce şükran.
Ve çocuklara…
Kendilerini hatırlattıkları, dinlenildikleri sürece her şeyi başarabileceklerini gösterdikleri, haklarına sahip çıkma tutkularını, sorumluluklarını yerine getirirken gösterdikleri çabayı kutluyorum.
İyi ki varlar. Hep olsunlar diyerek hepinize emekle büyüttüğünüz ağaçların,rüzgarlarının estiği serin bir hafta diliyorum.

14 Mart 2018 Çarşamba

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 16. Hafta

              Bu hafta sağlık sorunlarım nedeniyle çocuklarla sadece bir gün geçirebildim. Ama zaten Sura Hart’ın pasajlarının haftalık bir yönerge olmadığını, sürece yayılan bir çalışma olduğunu ta en başından söylemiştik. Ben de bu haftanın pasajını okuduğumda size bu hafta yaptıklarımdan değil süreç boyunca neler yapabildiğimden söz edeceğim.
“İnsanlar her şeyden çok hayata katkıda bulunmak isterler - armağanlarımızı paylaşmak isteriz.
Çok çeşitlidir armağanlarımız, yeteneklerimiz; herkesin sunacağı katkı biriciktir şu yaşamda. Öğrencilerinizin yeteneklerini görmek ve onların sunduğu armağanları almak, onların aidiyet ve hayata katkıda bulunma ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlar.
Sınıfınızdaki öğrencilerinizin bir listesini yapın(özellikle de bağlantı kurmakta güçlük çektiklerinizin) ve gördükçe sundukları armağanları isimlerinin karşısına not edin. Listenizi düzenli olarak yeni armağanlarla güncelleyin.“

                    Bu pasajı okudukça hepimiz için temel ihtiyaç olan fakat farklı stratejilerle karşılamaya çalıştığımız “Hayatı zenginleştirmeye katkıda bulunmak” ihtiyacını alıp kendi öğrencilik yıllarıma gidiyorum. Sınıfta hepimizin farklı olduğu gerçeği,hepimizin ayrı bir yeteneğinin oluşu ve bunun hiçbir zaman görülmeyişi...Akademik başarının,vereceğimiz armağanların ve yeteneklerin de belirleyicisi olması en temel ihtiyacımız olan hayata katkıda bulunma konusunda bizi hep eksik bıraktı.Öğretmenliğe ilk başladığım dönemlerde bu ihtiyacı somut olarak ifade edemesem de çocukların her birinin özel olduğunu,her birinin hayata ve bize ayrı ayrı katkısı olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.
                  “Herkesin sunacağı katkı biriciktir.”
 yazan cümleyle sınıftaki çocukların biricikliğini yan yana getiriyorum. Hepsinin ayrı ayrı o kadar farklı katkısı var ki bana,bize,sınıfa…Armağanlarını en çok kafamı açtıklarında görüyorum.Neyi kast ediyorum kafamı açmaktan değil mi?Tıkanıp kaldığım,sadece kendi bildiğim doğru(!) ile ilerlemeye çalıştığım ya da çözüm üretmek için acele ettiğim anlarda onlardan gelen fikir,görüş ve eylemin beni durdurup,o sıkışmışlıktan çıkarıp,onlara kulak vermem gerektiğini hatırladığım an oluyor. Ben bunu nasıl düşünemedim deyip önce şaşkınlık duyuyorum ardından da derin bir nefes ve rahatlama.

Çocuklara da bu geçmiş olacak ki,her konuda ne olursa olsun katılım gösterip fikir beyan ediyorlar artık.Soruyorlar,sorguluyorlar.Başından beri her çocuğun biricik olduğunu, fikirleriyle özel olduklarını elimden geldiğince hissettirmeye çalışıyordum zaten.Şimdilerde her çocuğun kendi yeteneğinin farkında olması ve bu yeteneği doğrultusunda gelişen etkinliklere katılım göstermeleri ya da o ilgisine dair fikir beyan etmeleri bunu başarmış olduğumun bir göstergesi.Örneğin sınıf meclis toplantılarımızda önceden sorumluluk dağılımı yapmak uzun vaktimizi alıyordu.Şimdi bunu yapabilecekler kişiler de kendilerinin farkında,sınıfta bunun farkında ve kendiliğinden o sorumluluklar dağıtılmış oluyor.Sınıf panosuna çalışmalarımızı bir çocuk asarken diğeri toplu iğneleri bulup getirebiliyor. Toplu iğne bittiyse bir başkası sınıf kumbarasını kontrol edip içinde para alarak ertesi gün toplu iğne alıp sınıfa getirebiliyor.Okuma yazmaya henüz geçen çocuklar,matematik konusunda ilerleyemediğimiz çocuklara destek olabiliyor. Ya da satrancı çok iyi oynayanların diğer çocuklarla olan paylaşımları… Her çocuğun biricikliğinin farkında olup bu yönüyle barışık bir şekilde katkı sunmaya çalışması hem beni hem de  sınıfı inanılmaz zenginleştiriyor. Ara ara bir iki çocukla sorun yaşayabiliyoruz. Ben elimden geldiğince sınıfa ve bana sundukları  katkılarını, yeteneklerinin bir armağan olduğunu onlarla paylaşmaya çalışıyorum.
Çocukların ağzından birebir cümleler dökülmese de yukarıda verdiğim sadece birkaç örnek benim için geri bildirim görevi görüyor.
                 Haftalardır Sura Hart’ın The No Fault Zone oyununu sınıfa götüreceğim diye hedef koyup yapamamanın yasını tutuyorum.En önemlisi bu haftayı çocuklardan ayrı geçirmenin,haftayı onları isteyeceği gibi planlayamamanın yasını tutuyorum.
Kutlamam ve şükranlarım  ise çok var bu hafta. J
                 Öncelikle aynı okulda çalıştığım için dayanışmasıyla güç katan ve çocukları gözü kapalı rehberliğine verebildiğim Özenç’e,Kaz dağlarından ta buralara mesafelerin soğukluğunu yine dayanışmasıyla hissettiren Özge’ye,okul içinde destek olmaya çalışan öğretmen arkadaşlarıma,katılamasam da toplantı kaydı sayesinde öğrendiğim, geri bildirimleriyle çalışmalarımızın kıymetini bize yeniden hatırlatan Öğretmen Köyü kurucu ekibinden Kevser’e, Yıldız’a ve Özlem’e binlerce şükran diyerek hepinize hayatımızı zenginleştirmeye katkı sağlayacak eylemlerin var olduğu haftalar diliyorum…


11 Ocak 2018 Perşembe

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 10. Hafta

"Yaptığınız her şey, bir ihtiyaç karşılama çabasıdır.
Öğrenme ihtiyacınızı karşılamak için, biraz zaman ayırıp hata adını verdiğiniz şeylere bir bakın. Kendinizi fırçalamak yerine, yapmış olduğunuz şeyi yaptığınızda hangi ihtiyacınızı karşılamaya çalıştığınızı belirleyin.
Sonra da, eylemlerinizle karşılanmamış olan ihtiyaçlarınızı belirleyin.
Daha fazla ihtiyacınızı karşılamak için farklı yapabileceğiniz bir şey var mıydı?
Bu farkındalık sizin için yeni bir öğrenmeye vesile oldu mu?"

                     Geçen haftaki günlükte Şiddetsiz iletişimin 4 basamağını kısaca yazmıştım. Üçüncü basamak olan "İhtiyacı" paylaşırken , aslında aklımızdan geçen tüm o senaryoların , dilimize dökülen  tüm o yargıların  karşılanmamış olan ihtiyacın bizde hissettirdiği duyguyla ortaya çıktığından   söz etmiştim. Çoğu zaman kendimizle bağlantımızın olmayışı bu ihtiyaca ulaşmamızda engel oluşturur.  Çoğu zaman ise hayat akışı içinde kendimizle bağlantımızın güçlü oluşu , ihtiyacımızın netliğiyle birleşir ve davranışa dökülür. Örneğin açlık ihtiyacım için mutfağa girer yemek yaparım, güvenlik ihtiyacım için  5. katta oturmayı seçerim. Ama  duyulmak ihtiyacımla bağlantıda değilsem, duyulmak ihtiyacımı gidereceğim stratejiler seçmek yerine onun daha farklı ortaya çıkmasına neden olurum.  
Aynı süreç karşı tarafın ihtiyacını görmek ve onu gözetmeyle de ilişkili. Karşı tarafla ne kadar bağlantıda olursam onun duygularını anlamaya ve ihtiyacını bulmaya daha yakın olurum. Ve ihtiyacını karşılamak için somut bir adım atmak için harekete geçerim.  
            Çocuklarla olan süreç biraz da böyle ilerliyor. Yaptıkları her davranışın aslında bir ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik  olduğunu bilerek birlikte bir şeyler yapmak sınıf içindeki iletişimi  inanılmaz besliyor. Şimdilik tüm ihtiyaçlardan bahsetmek gibi bir şey yapmak yerine sınıf içinde yaşanan olaylar ya da ders akışı sırasında yaptığımız davranışlar üzerinden örnekler vererek, bu dili kullanarak iletişimi devam ettiriyorum. Örneğin arkadaşının açacağını alıp saklayan çocuk ile açacağı saklanıp kızgın bir şekilde yanıma gelen çocuklarla konuşurken, açacağı saklayan çocukla konuşurken ona bunu yaparken eğlenmek mi istedin ? Diye sorduğumda onun "eğlence-oyun" ihtiyacını bulmuş oluyoruz. Bunu açacağı saklanan çocuk duyunca kızgınlığı azalıyor. Bu defa ona dönüp : "Eşyalarına karşı olan hassasiyetin nedeniyle arkadaşına güvenmek mi istiyorsun? " diye sorduğumda ise açacağı saklayan çocuk onun bu tepkiyi vermesindeki ihtiyacı duymuş oluyor.  Böylece çocuklar bir sonraki adıma geçebiliyor ve ricada bulunabiliyor.(Bunu yapmasını istemediğini söyleyerek aradaki çatışma ricayla son buluyor. )  
Çocuklar bu şekilde  ilerleyen bir akışta  benzer şeyleri yapmaktan bazen imtina ediyor. Bazen ise yapsa bile anında karşı taraftan özür dileyerek kendisi süreci yönetmeye çalışıyor. Tabii her zaman böyle olmayabiliyor. Yani bir 40 dakikalık ders saati içerisinde birden fazla olay geldiğinde okulun ihtiyaçları (dersin  işlenerek o kazanımların verilmesi) ,  benim ihtiyaçlarım, çocukların ihtiyaçları çakışabiliyor. O an hızlı bir şekilde bunu koordine etme hali kendi ihtiyacımla bağlantının kopmasına ya da çocukların ihtiyacıyla bağlantımın kopmasına neden olabiliyor.  
                

           Bu durumda ne mi yapıyorum ?  Zaman zaman sıkışan ve çaresiz kalan her öğretmenin yaptığı gibi "oturun lütfen,  derse geçiyorum."diyorum. Eğer kendimle bağlantım güçlüyse konuya dönüp dersi verimli işleme gibi bir ihtiyacım olduğunu yüksek sesle söylüyor, onları gördüğümü ve sorunları benim de halletmek istediğimi ancak bunu  dersten sonra yapabileceğimi söylüyorum.  
Yine istediğim sınıf ortamını yakalayamazsam bu defa çocukların ihtiyaçlarının ertelenmeyecek kadar önemli olduğunu anlayıp, her şeyi durdurup onlara dönüyorum.  
          Sonrası için The No Fault Zone oyununu bu hafta sınıfa götürerek bu ihtiyaçlara birazda buradan bakmayı çocuklarla denemek istiyorum.  
              Bu haftaya dair en büyük kutlamam çocuklara. "Ne hissediyorum ?" Köşesinde kendi duygusunun olmadığını söyleyen iki çocuk iki duygu durumu eklemek istediklerini söylediler. Bu benim için büyük bir kutlama oldu. Gün içerisinde yaşadıkları olayların duygu durumlarını nasıl etkilediklerini fark etmeleri ve bunu görünür kılmak için mandalı her değiştrdiklerinde sınıf arkadaşlarını ve beni haberdar etmeleri, ardından nedenini sormam için beklemelerini, duyulma ihtiyaçlarının peşinden gitmelerini kutluyorum. 
Sizlere de ihtiyaçlarınızla bağlantıda kaldığınız, başkalarının da ihtiyaçlarını gözeterek, sizi iyi edecek ihtiyalçarınızın peşinden gitmeniz için cesaretli haftalar diliyorum.