25 Aralık 2017 Pazartesi

Duygularla Barış 2


“Duygularla Barış” listemizde çocuklarla duyguları tanımak ve duygu dağarcığını geliştirmek adına yararlanabileceğimiz kaynakları paylaşmış; ‘’Duygularının farkında olan ve paylaşma konusunda güçlenen çocuğun kendisiyle ve çevresiyle de ‘’barış’’ı sağlaması kolaylaşıyor.’’ demiştik.

Şimdi kaldığımız yerden; “Duygularla Barış”ın ikinci listesi ile devam ediyoruz.

Duygularıyla Arkadaş Olan Çocuk, Okuyan Us

"Bugün bir duygu geldi mi ziyaretine?
Kapıyı açıp davet edebilir misin onu oynamaya?"

Çocuklarla duyguları tanımaya başlangıç kitabı. Çünkü bu kitapta duygular sevinç, hüzün, öfke, korku değil... Duygular bazen güneş gibi parlak, bulut gibi hafif, kocaman bir bozayı kadar ağır, annenin “iyi geceler” diye fısıldaması kadar yumuşak, çığlık çığlığa ağlayan bir bebek kadar gürültücü, çakıl taşları gibi sert ve keskin ya da en sevdiğin dondurma kadar yumuşak.
Ne kadar şiirsel değil mi? Duyguları anlayıp algılamaya çalışırken önemli olan sadece isimlerini söylemek değil. Onları keşfetmek, beş duyumuzla hissedebilmek hatta onlarla arkadaş olmak. Çünkü kendimizi tanımak, duyguları kavramak için önce onları içeri misafir etmemiz gerekiyor. Yavaşlayıp, anda kalıp farkına varmamız...
"Artık ne zaman bir duygu gelirse oynamaya seninle, hoş geldin de, al onu içeriye. Kalsın ne kadar isterse, bir ya da iki dakika. Arkadaş gibi davran, seninle konuşan duygularına."
Kitabın "Ebeveynlere Not" bölümünde, duyguların farkına varmak ve anda kalabilmekle ilgili aktivite önerileri de yer alıyor.

Lauren Rubenstein yazdı, Selim Yeniçeri çevirdi, Shelly Hehenberger resimledi.

Gönül Kuşu, Mavibulut

"Gönül Kuşu içimizde bir yerlerde yaşar.
Hiçbirimiz görmedik onu şimdiye dek, ama biliriz onun orada olduğunu.
Doğduğumuz an ilk kez çırpar kanatlarını.
Yaşadığımız sürece bir kez bile bizi terk etmez, hep bizimledir."
Michal Snunit bütün duyguları bir kuşa benzetiyor bu kitabında. Hepimizin içinde yaşayan; sevildiğinde yerinde duramayan... Bu kuş kutulardan oluşuyor ve sadece Gönül Kuşu’nun kullanabildiği anahtarlarla açılabiliyor bu kutular. Umut kutusu, mutluluk kutusu, kıskançlık kutusu, sabırsızlık kutusu, sevgi kutusu…
Gönül Kuşu, yalın diliyle çocukların duygularını tanımlamalarına oldukça yardımcı olacak bir kitap.
 Kitabı bu kapağı ile hatırlıyor olabilirsiniz.

Ancak geçtiğimiz ay Sedat Girgin’in güzel resimleriyle yeniden basıldı.



Michal Snunit yazdı, Fatih Erdoğan çevirdi



Semih'in Öfkesi, KVA Çocuk

Öfkeyle başa çıkma, öfkeyi kontrol etme ne sık duyduğumuz / kullandığımız kelimeler .

Öfke, içinde sakladıkları, altında yatanları, farklı ortaya çıkış biçimleriyle duygular üzerine çalışırken pek önemli bir yer tutuyor. Öfke diye yola çıkıp, bazen kızgınlıkta buluyoruz kendimizi, bazen utançta, bazen de korku. Bu öfke bazen bir kuyu. İçini aydınlatmak, neler varmış merakla bakmak, tanımak gerek.

Semih’in Öfkesi, bu süreci öyle güzel somutlaştırmış ki... Nasıl mı? Onu içimizdeki karışık , tanımlaması zor bir duygudan çıkarıp, yolun kenarında bekleyen bir arkadaşa dönüştürerek!

Öfkemizle de barışabiliriz, onu tanırsak. Bu kitap iyi bir fırsat.

Üzüntüden Mutluluğa Duygularınız, Tübitak
Korkudan Cesarete Korkmuyorum, Tübitak

“Duygularınız, Üzüntüden Mutluluğa” ve “Korkmuyorum, Korkudan Cesarete”
Tübitak Yayınları’ndan çıkan bu iki kitap çocukların; hissettiği duyguların büyümelerinin bir parçası olduğunu algılamalarını, duyguları tanımalarını hedefliyor.

“Büyüdükçe duygularını daha iyi öğreneceksin, çünkü büyümek, her gün yeni şeyler öğrendiğin büyük bir serüvendir!” diyor “Duygularınız” kitabında.
Kitapların sonundaki ''etkinlikler'' ve ''anne babalar için kılavuz'' bölümleri de oldukça yararlı öneriler sunuyor.

Nuria Roca yazdı, Ayşe Sarıoğlu çevirdi ve Rosa Maria Curto resimledi.





Selma, Hep Kitap

Çevrilmesini beklediğimiz kitaplardan biri. Artık bir koyun gördüğünüz an gülümseyebilirsiniz.
Gelelim içimizdeki bu sıcaklığın sebebine…
“Sorunun yanıtını bulamayınca ihtiyar koça başvurdum. Mutluluk nedir?” diye başlıyor kitap. Hepimizin hayatı boyunca peşinde olduğu soru. Ve koç sesleniyor tepenin zirvesinden; “Bununla ilgili sana adı Selma olan bir koyunun hikayesini anlatayım.” Selma’ya “Daha fazla zamanın olsa ne yapardın?”, “Piyangodan para çıkmış olsa ne yapardın?” gibi sorular soruluyor hikayede. Selma’nın cevabı mı? İşte o mutluluğun anahtarı :)
Jutta Bauer hem yazdı hem de çizdi, Süheyla Kaya da çevirdi.

Sarıldığımız Gün, Yapı Kredi

Bazen gün iyi gitmeyeceğinin belirtisini kabuslarla geceden verir, uyanırsın ve o gün her şey üstüne gelmeye devam eder ya hani, öyle tanıdık bir hikayeyle başlıyor bu kitap.
Devamında da sevdiğini göstermenin bir yolu olarak sarılmanın iyileştirici gücüne değiniyor.

Sevgimizi ifade etme biçimlerini konuşmayı kolaylaştıracak bu kitapla içimiz ısınıp, kalbimiz büyüyecek ve galiba kollarımız uzayacak :)

Görkem Kantar Aksoy yazdı, Mert Tugen resimledi.


Beni Üzen Ne?, Tübitak
Beni Cesur Yapan Ne?, Tübitak
Beni Mutlu Eden Ne?, Tübitak
Beni Korkutan Ne?, Tübitak

Tübitak Yayınlarından çıkan bu 4 kitap daha isimleriyle çağırıyor farklı duyguları.


“Beni Üzen Ne?” erimeye başlayan buzulların arasında tehlikelerle karşılaşıp, hayatta kalma mücadelesi veren Minik Kutup Ayısı’nın bu zorlukların üstesinden annesiyle paylaştığı sevgi ve güç ile gelebilmesini anlatıyor.


“Beni Cesur Yapan Ne?” ile sıcacık kumların içinde kabuğunu kırıp tek başına kocaman bir sahilde denize ulaşmak zorunda olan cesur mu cesur Minik Deniz Kaplumbağası’nın hikayesi ortak oluyoruz.


 “Beni Mutlu Eden Ne?” kitabında Minik bir Panda...Yok edilen bambu ormanlarının ortasında doğal ortamlarının giderek azaldığını dinliyor annesinden. Ve pandaların bundan sonra nasıl hayatta kalabileceğini öğreniyor. Bütün hayvanlar kendi yaşam alanlarında özgür ve mutlu yaşasın diye…


“Beni Cesur Yapan Ne?” korkak bir leoparın hikayesi. Evet,korkak bir leopar. Aklımızda ilk canlanan “cesur, güçlü, gözü pek” sıfatlarından uzak. Çünkü korkmak bir zayıflık değil, güvende olmayı sağlayan temel bir duygu. Minik leopar anne babasının da her zaman düşündüğü kadar cesur ve korkusuz olmadığını öğreniyor bu hikaye ile.


Bu serinin duyguları konu almasının yanı sıra doğadaki yok oluşa dikkat çekmesi ve bunu önlemek adına bir farkındalık yaratmaya çalışması ayrıca güzel ve anlamlı. Aynı kitapta bir çok konuya dikkat çekebiliyorsunuz.

Seriyi Heidi Howarth yazdı, Umut Hasdemir çevirdi ve Daniel Howarth resimledi.



Öfkelendiğinde, Edam


Yine bir öfke kitabı.
Demiştik ya ‘’ Öfkemizle de barışabiliriz, onu tanırsak.’’ diye. Bu kitap da Olgun’un öfkesiyle serüvenine tanık ediyor bizi.
Fark etme, kabul etme, tanıma, çözüm yolu geliştirme ve kendinle / çevrenle barışı sağlama… Bu süreci okudukça, deneyimler birikecek, çocuklar güçlenecek.


‘’ Semih’in Öfkesi var, Olgun’un da var, ne olmuş benim de var! Onlar yaptı, ben de yapabilirim.’’

Dünyazad Es-Sa'di yazdı, Hatice Işılak Durmuş çevirdi ve Zarife Haydar resimledi.

Denizin Şarkısı, Tomm Moore

Sıradaki ise bir film. İlk listemizi paylaştığımızda sevgili dostumuz Tolga Erdoğan hatırlatmıştı bu filmi bize, sizinle de paylaşmak istedik.

Ben ve Saoirse'in büyülü yolculuğunu izlemeye hazır mısınız?



19 Aralık 2017 Salı

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 7. Hafta



“Öğrencilerin okula getirdikleri yegane ihtiyaç öğrenme değildir. Aidiyet, eğlence, özgürlük ve katkıda bulunma ihtiyaçlarını da getirirler. Bu ihtiyaçlar kabul edilip karşılanmadığı sürece kendilerini yeterince güvende hissedemez ve bunun sonucu olarak da öğrenme sürecine tümüyle odaklanamazlar. Öğrencileriniz için bir ihtiyaçlar listesi yaratın - okula gelirken yanlarında getirdikleri tüm ihtiyaçları içeren bir liste. En az haftada bir, herkesten bu listeye bakıp ihtiyaçlarının okulda nasıl karşılandığını ifade etmesini isteyin. Elde ettiğiniz bu bilgileri sınıf tartışmalarınızın temeli olarak kullanın.”
              Okul ortamı, hem yapısı gereği (dört duvarla kaplı beton bir binanın oluşu) hem çocukları yönlendiren  rutinleriyle  ( teneffüs giriş çıkış zilleri ) , hem de çocukların başında duran, davranışlarını kontrol eden kişilerle dolu  oluşu,bazen öğrenme ortamının çok sıkıcı bir yer olmasına ve zorlayan bir yer olarak algılanmasına neden olabiliyor. Çocukların teneffüsleri daha çok sevmesinden, oyun saatlerini arttırmak istemelerinden, oyun alanları konusunda hep sınıf dışında olan herhangi bir yeri seçmelerinden anlayabiliyoruz bunu. Sınıfla  daha güçlü bir bağlantı kurması ve öğrenmeyi olumlu etkileyecek öğrenme ortamlarının oluşması için çocukların diğer ihtiyaçlarının da karşılandığı ortamlar yaratmak çok önemli. Bazen sadece bir duvar rengi, bazen sınıftaki oturma düzeni bu ortamları yaratmakta büyük katkı sunabiliyor.

Geçen hafta duyguları çalışırken hangi ihtiyaçlarının olduğu karşılanıp karşılanmamsı durumunda kendilerini nasıl hissettikleri üzerine konuşmuş ve duygu köşemizi aktif hale getirmiştik. Bu konuştuğumuz ihtiyaçlardan çocukların öğrenme ihtiyaçlarının yanında okulda veya sınıfta karşılamak istedikleri ihtiyaçları da öğrenmiş olmuştum böylelikle.  İki hafta önce sınıf meclisine benzer bir toplantı yaparak beklentilerimizi ve nasıl karşılayacağımıza dair de ilk deneyimimizi yaşamıştık. Ve tabii Hayat Bilgisi dersinin Yaşadığımız yer/barınma konusu üzerinden ihtiyaçlarımız üzerinde epeyce durmuştuk. Tüm bu birikimlerin ardından bu hafta sınıf toplantısının 2. Sini yaparak hafta içinde karşımıza çıkan  ihtiyaçların ne olduğunu, nasıl karşılayabileceğimizi, bunun için somut olarak kimin sorumluluk alacağını  konuştuğumuz bir çemberi oluşturmuş olduk böylece.  
Çocuklarla konuşmak, onların bunları dillendirmeleri ve her ne olursa olsun her çocuğun söylediğinin tahtaya yazılması, konuşulacak gündemlerin öğretmen tarafından belirlenmemesi ve üzerine konuşulması çocuklar için ilgi çekici olmaya başladı. Özellikle toplantı sonunda herkesten toplantı üzerine biraz konuşmalarını istedim. Bu toplantıları yapmanın onlara kendilerini nasıl hissettirdiklerini , toplantılara devam edip etmek istemediklerini devam edersek neler olabileceğini sordum.
Duyduklarım  benim için çok anlamlı ve değerliydi. Özellikle “Söylediğimiz şeylerin hemen yapılması beni çok mutlu ediyor. Hep toplantı yapmak istiyorum.” Gibi cümleler yolun ne kadar güzel aktığını göstermiş oldu. Toplantıyı sınıfta çember olarak yapıyor oluşumuz, çocuklara oyun gibi geliyor olması işimi de kolaylaştırdı. İki çocuk bir ara çok sıkıldıklarını ve çıkmak istediklerini söylediler. Yine çocuk katılım ilkelerini aklımın bir köşesinde tutarak onlara ve kendime "gönüllülük" ilkesini hatırlattım sık sık.  Kaynaştırma olan öğrencilerinden birinin çok az konuşuyor olmasına karşın , bu çemberin ona alan açması beni mutlu etti. Ve gündemlere yorum yapması, halinden memnun olduğunun bir göstergesiydi benim için. Bazen her çocuğu acaba gözetiyor muyum diye sorarken kendime , bu çemberlerin düzene girmesiyle, beynimde her gün yankılanan bu sorunun zamanla kendini bertaraf etmesini umuyorum.
 Sonrası için sürekli değişebilen ihtiyaçların farkında olup,  bu toplantılar için belirlediğimiz Çarşamba günlerine sadık kalmaya özen göstereceğim. Toplantılarda kararları konuşurken  benim veya okulun ihtiyaçlarıyla çocukların ihtiyaçlarının çakışması durumunda kullanacağım dil için yani hızlı bir kendine ve karşıya empati pratiklerim için çalışıp kendimi hazırlayacağım.
Ve kendimi değerlendirme... :)
Ara ara sesimin yükseldiği anların yasını tutarak bir taraftan da kendimi bu hafta fazlaca kutlamak istiyorum. Özellikle duygularla iletişim kurma konusunda ,bu dili sabırla kullanıyor oluşumu, gün sonunda kendi yargılarımı yazıp üzerine düşünüşümü...Buraların da ayrı bir öğrenme olduğunu düşünerek...  Kutlamalarımdan biri de bu  haftaya değil de bu okulda tamamladığım tam  tamına 2,5 aylık süre için olacak. Müdür yardımcımız, 1 ders saatlik denetimi sonrasında, okula başladığım ilk bir ay  çocuklar için tuttuğum gözlem defterini istemişti. Defteri geri alıp, 2.  Ay için kalemi elime aldığımda kalbimin hızlı hızlı çarpmaya başladığını fark ettim. Nereden nereye geldiğimizi o yazdıklarım sayesinde görüverdim. Her çocuk için yazdığım ilk ay gözlemini  okuyup ardından ikinci ay gözlemimi yazarken nasıl da güzel şeyler yaptığımızı, aslında ; inanmanın , sabretmenin, dayanışmanın, umut etmenin nasıl da bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünün yeniden farkına vardım. Ara ara kendimize hatırlatalım bunu. Hatırladıkça yenilenelim. En büyük şefkati kendimize vererek , kendimizle bağlantımızı koparmadan, yaptıklarımızın takdirini yapıp, yapamadıklarımızın yasını tutmayı öğrenerek yenilenelim.  İlk haftaki günlüğümde paylaştığım bir Marshall hatırlatmasıyla hepinize kendinizde bağlantıda olduğunuz bir hafta diliyorum.
“ Öz kimliğimiz özeleştiri yüklü olduğunda , içimizdeki güzellikleri görmemizi engellediğinde, öz kaynağımız olan evrensel enerjiyle bağlantımızı kaybederiz.  Kendimizi bir sürü eksikleri olan birer nesne olarak görmeye şartlandırıldığımızdan , sık sık kendimizle şiddet içeren şekilde bağlantı kurmamızda şaşılacak bir şey olmasa gerek. “

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 10. Hafta

Sura Hart ne diyor?

 Yaptığınız her şey, bir ihtiyaç karşılama çabasıdır.

Öğrenme ihtiyacınızı karşılamak için, biraz zaman ayırıp hata adını verdiğiniz şeylere bir bakın. Kendinizi fırçalamak yerine, yapmış olduğunuz şeyi yaptığınızda hangi ihtiyacınızı karşılamaya çalıştığınızı belirleyin.

Sonra da, eylemlerinizle karşılanmamış olan ihtiyaçlarınızı belirleyin.
Daha fazla ihtiyacınızı karşılamak için farklı yapabileceğiniz bir şey var mıydı?

Bu farkındalık sizin için yeni bir öğrenmeye vesile oldu mu?


Ben ne düşünüyorum?
Sura’cığım bu hafta da bize başlığında eğitmenlik yazan ancak çok daha fazlasını içeren şeyler söylemiş.
‘ Yaptığınız her şey, bir ihtiyacı karşılama çabasıdır.’
 Dolayısıyla benim yaptığım her şey, bir ihtiyacı karşılamak için, onun/bunun/şunun yaptığı her şey de bir ihtiyacı karşılamak için.

Bunu kendime ara ara hatırlatmak bile ‘’Bu nasıl olabilir, neden böyle yaptı?!’’ isyanlarımı, meraklı bir sakinliğe dönüştürmeye yardım ediyor. Meraklı çünkü, neye ihtiyacı vardı?, neye ihtiyacım vardı acaba? Kendimi ve çevremi tanımanı kolaylaştıran, beni bitmek tükenmek bilmeyen iç/dış çatışmalardan, kendime/çevreme yabancılaşmamdan beni alıkoyan sorular.

Kendime şefkat, zorlandığım bir şey. ( gittikçe daha az ;) )
Yapamadıklarım, yetişemediklerim, aklımdan çıkıverenler, ağzımdan kaçıverenler… Hepsi kocaman birer hata. Beni ortalarına almışlar, onlar da kol kola girmiş, üzerime geliyorlar.

Bir şeye hata dediğimde otomatik olarak kendimi suçlu hissediyorum, suçlu hissedince bağlantım zayıflıyor, tıpkı birine sen suçlusun dediğimde onunla bağlantı kurmakta zorlandığım gibi. O yolun sonu ışıklı değil, yolda ‘ihtiyaçlar’ tabelasını bulup adımları o yöne çevirmek lazım.

İhtiyaçlar konusunda dağarcığımın gelişmesi de süreci çok kolaylaştırdı. Geçen haftalarda duygu üzerine çalışırken paylaştığım, zenginliğini görünce yaşadığım şaşırma hali, ihtiyaçlarda da geçerli.

Neye ihtiyacım var? Sorusunun bu denli cevabının olabileceğini görmek ne büyük keşif. Bunun için tekrar Vivet Alevi’ye şükranlarımı sunuyorum ve paylaşmak istiyorum.


Özerklik (Otonomi)
• İnsanın kendi hayallerini, düşlerini, hedeflerini değerlerini seçmesi
•İnsanın hayallerini, hedeflerini, değerlerini gerçekleştirmek için kendi planını seçmesi

Kutlama
•Hayatın yaratılmasını ve hayallerin gerçekleşmesini kutlamak: şenlik/tören
•Kaybettiğimiz sevdiklerimizin, kaybolan düşlerin yasını tutmak  
  
Bütünlük/Dürüstlük
•Hakikilik, inandırıcılık
•Anlam
•Yaratıcılık 

Karşılıklı Bağlılık
•Duyulmak, görülmek,
•Ciddiye alınmak
•Kabul, takdir görmek/etmek/edilmek
•Değer görmek/vermek/değer bilmek
•Gözetmek/gözetilmek
•Topluluk/aidiyet
•Düşüncelilik 
•Hayatı zenginleştirmeye    katkıda bulunmak (insanın başkalarının ve kendi iyiliğine katkı gücünü kullanması
•İşbirliği 
•Duygusal güvence

•Empati
 •Güçlendirici dürüstlük,sınırlarımızdan öğrenmemizi sağlayan dürüstlük  
•Şefkat
•İletişim 
•Sıcaklık
•Sevgi
•Saygı
•Yakınlık
•Anlayış
•Destek
•Karşımızdakine güvenmek
•Güvenirlik (istikrarlılık)

Oyun
•Eğlence, keyif
•Kendini ifade etmek

Manevi Birlik
•Güzellik
•Uyum/denge
•Etkinlik
•Esinlenme/ilham 
•Düzen
•Berraklık/netlik/arınma
•Barış, huzur
•Gelişme, büyüme
•Şifa

Fiziksel Korunma
•Hava, su, gıda
•Hareket, antrenman
•Dinlenme
•Barınma
•Cinsel ifade
•Dokunma
•Sağlık
•Güvenlik, hayatı tehdit edici yaşam biçimlerinden korunma: virüsler, bakteriler, yırtıcı hayvanlar (özellikle insanlar!) gibi.

(İhtiyaçlar, Marshall B. Rosenberg, Şiddetsiz İletişim syf:72,73 )

 Bu ihtiyaçlar evrensel,  farklı zaman ve durumlarda her biri benim de ihtiyacım, başkalarının da ihtiyacı. Bunu bilmek yaşamı çok kolaylaştırıyor, kelime dağarcığını geliştirdiğinde yeni bir dilde kendini daha rahat ifade edebilmen gibi.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Çocuklarla paylaşımımdaki yolum, duygularda olduğu gibi olacak : ihtiyaç dağarcığını geliştirmek.
Tabii ki kendimin de. Biliyorum ki konuşa konuşa gelişecek ve ortak bir dile dönüşecek.
‘’Yahu yeter artık, bir yerinde dur!’’ gibi iletişimi koparan, kalpler arasına tuğlalar koyan ifadelerdense, ‘’hareket etmek istiyorsun galiba/harekete mi ihtiyacın var? diyerek kalpler arasına tohum ekmek. Sonrası biraz su, biraz güneş. Kökler toprağın altında buluşacak, filizler boy verecek. :)


Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 10. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Yaptığınız her şey, bir ihtiyaç karşılama çabasıdır.
Öğrenme ihtiyacınızı karşılamak için, biraz zaman ayırıp hata adını verdiğiniz şeylere bir bakın. Kendinizi fırçalamak yerine, yapmış olduğunuz şeyi yaptığınızda hangi ihtiyacınızı karşılamaya çalıştığınızı belirleyin.

Sonra da, eylemlerinizle karşılanmamış olan ihtiyaçlarınızı belirleyin.
Daha fazla ihtiyacınızı karşılamak için farklı yapabileceğiniz bir şey var mıydı?
Bu farkındalık sizin için yeni bir öğrenmeye vesile oldu mu?


Ben ne düşünüyorum?
Bu haftaki yazı şiddetsiz iletişimle tanışmamdan öncesine de götürdü. “İhtiyaç” deyince zihnimde oluşan ilk farkındalık… Lisede psikoloji dersindeyim. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisiyle karşı karşıya geldiğim an. Besin piramidi şeklinde, üst üste gelen başlıklardan meydana geliyordu. O dönem çok etkilemişti beni, üzerine okumalar yapmıştım. Fakat zamanla fark ettim ki hayat döngülerden oluşuyor. Bir çizgi olacaksa A’den B’ye düz yoldan gitmiyor asla. Kıvrımlardan oluşuyor. Dönüyor, sarıyor, yuvarlıyor…
Haliyle “şimdi şu ihtiyacımı karşıladım, sıra bunda” demek güç. Yaptığımız her şey bir ihtiyaç karşılama çabasıyken bir gün geliyor sağlık en temele oturuveriyor; gün geliyor yaratıcılık oluyor, üretebilmek adına...
Artık keskin çizgilerden çıkıp bir liste koyuyoruz gözümüzün önüne. Hatta bu ihtiyaçları da kartlar halinde çalışmalarımızda çember şekline getiriyor, kendimizle bağlantı kurmaya çalışırken etrafında turluyoruz. Çünkü tüm ihtiyaçlar yaşadıklarımız gibi iç içe, hayat döngüsel.

Özenç’in de bu hafta günlüğünde yer alan bu ihtiyaç listesi her gün yanımda olan defterimin arasında. Farklı ihtiyaçlara dokundukça anlıyorum. Her adım bir ihtiyaç karşılama çabası gerçekten. Neden yaşadığıma anlam veremediğim şeyler bazen bu liste sayesinde “hop” diye zıplıyor önüme; "bak şu yüzden!"
“Duyulmaya ihtiyacın var özge, kendini bu kadar suçlama.”
“İş birliğine ihtiyacım var, tek başıma bu işin altından kalkamam. Bu sürekli yetersizlik duygusu yaşamama sebep oluyor.” gibi...

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Bu kadar çok ihtiyaçla buluşmam çocukların anlık tepkilerini anlamlandırmamda oldukça yardımcı oluyor. Okulda, hatta kendi çocukluğumuzda sık sık duyduğumuz “hayır, olmaz”ların ardında çok temel ihtiyaçlar yatıyor oysa ki.
Bunu görebildiğimizde çocukla ilk bağlantıyı kurmuş oluyoruz. İhtiyacını giderebilmek için iletişime geçiyoruz. Birlikte bir çözüm arıyoruz. Bazen bunu birlikte, toplulukla yapıyoruz. Hatta daha net anlatabilmek için empati kuruyoruz, olayı canlandırıyoruz, üzerine konuşuyoruz.
Ve tüm bunlar dinlenme, oyun, uyku, hareket, eğlence, duyulmak, destek gibi ihtiyaçlardan yola çıkarak olabiliyor. Bu ihtiyaçlara yönelmişken o sırada basamak basamak bir sürü kıymetli deneyim birikiyor sınıf ortamında.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Karşılanmamış ihtiyaçlarıma dönüp bakmak, daha fazla ihtiyacı karşılamak için geldiğim noktada durduğum birkaç yer var. Bir tanesi ricada bulunabilmek için biraz çalışmak. Kelimeleri doğru seçmek, somut örnekler verebilmek. 
Bir diğeri zaman zaman yine şiddetsiz iletişimde derinleşen arkadaşlarımdan empati alabilmek için destek istemek. Bu göremediğim şeyleri hızlıca fark etmemi sağlıyor. 

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Yukarıda örnek verip kendi cümlelerimle kurmaya çalıştığım şefkatli bağlara gelene kadar çimenlerin üzerinde kendimi ya da başkasını yargılayarak, suçlayarak tepindiğim olmuyor değil. Ancak şunu fark ediyorum ki “Şefkatli Eğitmen Günlükleri” bu konuyu benim sürekli gündemimde tutmama yaramış. 10. haftamızda bu farkındalıkla adım atıyor oluşumu kutluyorum.

Karşılanmayan ihtiyaçlarımı belirlemeye, kendime şefkatle empati vermeye daha çok gayret ediyorum artık. Yargılayarak koşan çakalları yavaşlatmaya, durup can kulağı ile dinlememi sağlayan zürafalara yer açıyorum içimde. :) 

13 Aralık 2017 Çarşamba

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 9. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Temel, evrensel insan ihtiyaçlarından biri kendinin ve başkalarının iyiliğine katkıda bulunmaktır. 
Bir eğitimci olarak her gün  bir sürü katkıda bulunuyorsunuz. Akademik "başarı" bu kadar çok vurgulanırken, yaptığınız duygusal katkılara da gereken değeri verdiğinizden emin olun. Bazen öğrencilerinizin sahip oldukları potansiyele ulaşma becerilerini geliştirme konusunda en çok işe yarayan katkılar, görünüşte en küçük olanlardır.

Kendinize zaman ayırın ve öğrencilerinize, çalışma arkadaşlarınıza ve ebeveynlere yaptığınız katkıları bir not defterine yazarak fark edin. Bağlantı kurduğunuz o kısacık anları; öğrencinizi can kulağı ile  dinlemek, ona mevcudiyetinizi sunmak için kendi duygu veya ihtiyaçlarınızla bağlantı kurduğunuz zamanları fark edin.  Başarılarınızın izini sürün ve her başarınızı kutlayın.  

 Ben ne düşünüyorum?
‘’ Bazen öğrencilerinizin sahip oldukları potansiyele ulaşma becerilerini geliştirme konusunda en çok işe yarayan katkılar, görünüşte en küçük olanlardır.’’


 

Ben yine bu cümledeki, görünüşte  küçük olanların, çok işe yarayabileceği kısmını genelleyebileceğimizi düşünüyorum. Evet, küçük küçük şeylerin sağladığı katkılar şaşırtabiliyor insanı ve bunlar da duygusal katkılar oluyor genelde.

Bu katkıları yazıp, sonra tekrar tekrar okuma fırsatı bulmak iyi fikir. Çocuklara, çalışma arkadaşlarımıza, ebeveynlerimize yaptığımız katkılarla ilgili kendimizi kutlamaya, süreci takip edip, bereketini arttırmaya yarayan bir araç haline gelebilir, çoğu zaman not etmeye çalışıyorum ama pek düzenli değilim bu konuda.

Duygusal katkıların, çocukların potansiyellerini gerçekleştirmelerine katkısı ile ilgili bir örnek yaşadım geçtiğimiz hafta, onu paylaşacağım. Sura’nın bu haftaki paylaşımı o kadar tanıdık ki, yazacağım şeyi seçerken zorlandım, ilham olması ihtimalini göz önünde bulundurup, neredeyse sınıftaki herkesi etkileyen, kalbimizi büyütüveren bir durumu seçtim.

Katkıda bulunmak evrensel bir ihtiyaç gerçekten, hiç değişmeyen bir durumdur benim için, çocuklarla bir paylaşım sonrası vedalaşırken elimin kolumun dolu olması. Bazen bir resim, bazen bir yaprak, bazen de uzunca bir sarılış. Sınıfta da böyle, gün içinde sıklıkla birbirimize şükranlarımızı paylaşıyoruz, ancak okul akışı hızlı, her şey istediğim gibi olmayabiliyor ama neyse ki çemberler var, orada günün değerlendirmesini yapabiliyorum. Ancak resimler ile ilgili sıkıştığım bir durum vardı. Gün içinde heyecanla yanıma gelip bazen ‘senin için’ diyerek, bazen de sessizce elime bırakıp gözüme bakarak bırakılan resimler o kadar birikmişti ki, ne yapacağımı şaşırdım.

Yapmaktan en kaçındığım şey her seferinde ‘teşekkürler, ne güzel olmuş vs.’ gibi otomatik tepkiler verip, çocukların görmediği zamanda da resimlerin en azından bir kısmını çöpe atmaktı. İlk resim geldiğinde, sonucun bu olmaması için bir şeyler düşünmen gerek Özenç dedim ama, dediğim gibi okul hızlı. Resimler ile ilgili sorular sorup geri bildirim vermeye çalıştığım zamanlar da oluyor, geçiştirdiğimde. Geçiştirirkenki halimi sevmiyorum ama o anda da kendimi sıkışmış hissediyorum, yetiştirmem gereken başka bir şey oluyor. Neyse, bu döngü çöpe resimlerin bir kısmını atarken çocuklardan biri ile göz göze geldiğimde kırıldı. Çok utandım. Hiçbir şey demedi, sadece baktı, daha çok utandım.

O gün, gün sonu çemberinde paylaştım. Dedim aslında çok değer veriyorum, tek tek ilgilenmek istiyorum ve o emek verdiğiniz resimleri saklamak istiyorum ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Hepsinin tek tek fotoğrafını çekiyor ve saklıyorum ama kendilerini her zaman saklamam mümkün olmuyor. Ne yapalım?

Sonrasını hızlı anlatacağım, resimleri çerçeve niyetine panonun etrafına yapıştırdık ve haftanın belli günleri çembere yaptığımız resimleri getirip üzerine konuşma kararı aldık. Ben nasıl mutlu, nasıl hafif J

Akışı içime sinen bir hale getirmeye bayılıyorum!

Çocukların geribildirimleri neler?

Çocuklar J

O resimleri bir yapıştırışımız vardı ki, sormayın. Küçük küçük bir sürü resim yan yana geldi, birlikte sınıfın en güzel köşesini oluşturdu. Birbirimize değer verdiğimiz, önem verdiğimizin göstergesi, hepimizin emeğinin görünür olduğu bir yer.

Çocuklar da o köşeyi özenle koruyorlar, ara ara önünde sohbet ederken görüyorum onları, tabii bazen gözlerim buğulanıveriyor J

Çembere bir heves geliyorlar, resimleri inceleyeceğimiz gün, o günleri ben de çok seviyorum.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

‘Seni ve yaptıklarını önemsiyorum, seni görüyorum’ demek projeksiyonların, okuma yazma öğretim setlerinin yaptığından çok daha fazlasını yapıyor. Omuzları dikleştiriyor, kalbi yumuşatıyor, yüze bir gülümseme yerleştiriyor. Ve bunu yapmanın binbir türlü yolu var. Buraları odağıma almaya devam edeceğim.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Hem kendimi, hem çocukları, hem de çalışma arkadaşlarımı kutluyorum. Birlikte adım adım koca koca duvarları olan bir okuldan, öğrenme topluluğu oluşturuyoruz ve küçülüyor o duvarlar.

Ama tabii ki, bu haftayı diğer haftalardan ayıran bir durum var ki o da Özge’nin yanımıza gelmesi, hikayemize ortak olması. Hala inanamıyorum, o yüzden burayı kısa geçeceğim. Birlikte üretmeye, paylaşmaya, umudu büyütmeye devam!




12 Aralık 2017 Salı

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 9. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Temel, evrensel insan ihtiyaçlarından biri kendinin ve başkalarının iyiliğine katkıda bulunmaktır. 
Bir eğitimci olarak her gün bir sürü katkıda bulunuyorsunuz. Akademik "başarı" bu kadar çok vurgulanırken, yaptığınız duygusal katkılara da gereken değeri verdiğinizden emin olun. Bazen öğrencilerinizin sahip oldukları potansiyele ulaşma becerilerini geliştirme konusunda en çok işe yarayan katkılar, görünüşte en küçük olanlardır.

Kendinize zaman ayırın ve öğrencilerinize, çalışma arkadaşlarınıza ve ebeveynlere yaptığınız katkıları bir not defterine yazarak fark edin. Bağlantı kurduğunuz o kısacık anları; öğrencinizi can kulağı ile dinlemek, ona mevcudiyetinizi sunmak için kendi duygu veya ihtiyaçlarınızla bağlantı kurduğunuz zamanları fark edin.  Başarılarınızın izini sürün ve her başarınızı kutlayın.  

Ben ne düşünüyorum?
İlk haftaki günlüklere bu şekilde giriş yapmıştım. Sınıfta “akademik başarı”dan önce “duygusal” alanda attığımız adımlar bizi başta “geri kalıyorum” hissiyle endişelendirse de çocukların bu alandaki kazanımları akademik başarılarını da hızlandırıyor gördüğüm kadarıyla. Farklılıklarıyla bir araya gelen çocuklarla toplu yaşamaya, paylaşmaya, dayanışmaya çalışırken odağımızı gün içinde uygulamamız gereken müfredattan biraz daha can kulağı ile dinlemeye, duygu ve ihtiyaçlara verebilirsek akademik süreçlerin de çok daha kolay geliştiğini görebiliriz. Çünkü sadece “öğretmek” için yokuz mesleğimize yakıştırılan isim gibi. Öğreniyoruz birlikte. Karşılıklı bir bağ kuruyoruz. Ve tüm bu uzun okul hikayelerinin temelini de bağlantı kurduğumuz o değerli anlar oluşturuyor bana kalırsa. 

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Bazen öğrencilerinizin sahip oldukları potansiyele ulaşma becerilerini geliştirme konusunda en çok işe yarayan katkılar, görünüşte en küçük olanlardır.” Sura’nın bu tespitinin örnekleri benim çocuklarla en çok yapmayı sevdiğim şeyleri içeriyor. Bizim yetişkin dünyamızda, hızlı hayatlarımızda ufacık tefecik görünen şeyler çocukların anda kalan, yavaş hayatlarında kocaman değişiklikler yaratabiliyor. Burada da “geri bildirim”in değeri öne çıkıyor. Güçlü oldukları bir konuda sürece dair bir geri bildirim verdiğimizde değişim hızlanıveriyor. Görünüşte küçücük bir cümle, becerileri geliştirmede en büyük adımı atmamızı sağlıyor. “Geri bildirim nasıl verilir, yolları nelerdir?” ayrı bir konu, üzerinde yazıp çalışmamız gereken. Son dönemlerde aldığım geri bildirimler gösteriyor ki devamlı geri bildirim vermeye çalışıp buna kafa yoruyorum J Çünkü kendi süreçlerimde de önemli bir yerde duruyor geri bildirim. Çalışırken yaşadığım problemlere çözüm oluyor, olumlu olanı süreci hızlandırıyor. Önümüzdeki haftalarda ayrıntılı olarak üzerinde düşünüp konuşabiliriz umarım.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Yazının bu bölümüne kadar Sura’nın söylediklerinin farkında olduğumu ve bunları göz önünde bulundurmaya çalıştığımı fark ettim. Ancak görüyorum ki devamında gelen öneriyi hala hayata geçirememişim.
Kendimizi ya da başkalarını kutlamayı sürekli atlıyoruz. Eksik bir şey olduğunda bu hızlıca içimizi kemirip gece uykularımıza mal olurken, “bugün de şunu ne güzel yaptım” diye uyuyamadığımız pek olmuyor sonuçta. Odağımızı olumsuz şeylerden yolunda gidene, bizi güçlendiren şeye yöneltmeliyiz.
“Başarılarınızın izini sürün ve her başarınızı kutlayın.” diye bitiyor yazı. Geçtiğimiz yıl öğretmen arkadaşlarımla “kutlama çemberleri” yapıyorduk yine şiddetsiz iletişimde öğrendiğimiz kadarıyla. Ve o çemberlerden bambaşka ayrılıyorduk. Ufak tefek gibi görünen güzel şeyler art arda geldiğinde boncuk gibi ipe diziliyordu. Biz de yetersizlik duygusuyla yanıp kavrulmaktansa eksik olanların farkında olup başarılarımızı kutluyor, daha keyifle çalışmaya devam ediyorduk.

Şu an bunu gerçekleştirebileceğim bir ekiple çalışmıyorum maalesef. Çocuklarla tek başımayım. Ancak not defterine bu katkıları not etmek harika bir fikir.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Bu haftaki değerlendirmem farklı bir konuda olacak. Kendi günlüğüme sayfalarca yazdım ancak burası için kısa bir paragraf ayırmam gerek diye düşündüm. Beni 2-3 gün için bile olsa kilometrelerce öteden yollara düşürüp daha önce hiç gitmediğim bir şehre götüren de “Çocukla Barış”a olan inancım. Daha önce sadece içsel motivasyonum ve inancımla bu kadar uzun süren ve emek isteyen bir iş yapmamıştım. Bunun için süreci devam ettirme irademizi ve bir araya gelebilme çabamızı kutlamayı atlamamak gerek sanırım :)
Günlüklerde 9. Haftaya gelmişken gidip sınıf ortamlarında bu hikayeleri paylaşmak, hikayenin özneleri olan çocuklarla tanışmak, Gülesra ve Özenç’le öğretmenler odasında vakit geçirmek o kadar iyi geldi ki, birlikte olduğumuz son gece yaptığımız toplantıda daha yeni işler koyduk önümüze. Bu süreci daha ayrıntılı yazabilmek için burada kessem iyi olur :)  

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 6. Hafta

 “Geniş kapsamlı bir duygu sözcükleri dağarcığı; insanın kendisi ile derin bir bağlantı kurma ve kendisini gelişmiş bir biçimde başkalarına ifade etme becerisi sağlar. Bu beceriler herhangi bir öğrenme ortamındaki şefkati güçlendirir. Öğrencilerinize duygu sözcükleri dağarcıklarını geliştirmeleri için yardım edin. Öğrencilerinizle birlikte duygu sözcüklerinin bir listesini yapın ve aradan kaç gün geçerse geçsin her gün listeye yeni bir sözcük ekleyin. Duygu sözcükleri listenizi sınıfınızda herkes için önemli olan bir yere yerleştirin.  Öğrencilerinizin listede olmayan bir şey hissettikleri her seferde, onları duygularını yüksek sesle ifade etmeye veya tahtaya yazmaya davet edin.”

           Duygular... 
           Bir sorun yaşadığımızda, tetiklendiğimizde karşı tarafa söyleyecek onlarca şey bulabiliyoruz anında. Yeni bir dil öğrendiğimizde bile kendimizi nasıl ifade edeceğimize dair kelimelerden çok,  ilk öğrendiklerimiz ,hakaret sözcükleri oluyor. Kendimizi nasıl hissettiğimizi çoğunlukla merak etmiyoruz. Belki de bunu nasıl ifade edeceğimizi bilemediğimizden ya da nasıl hissetiğimizin hiç sorulmamasından...Oysa duygular hikayelerimizin kalbidir. Ve o kalbe dokunuş demek; o kalple bağlantı kurmak demek, empati kurmaya başlamış olmak demek bir yerde.
           Çocuklarla çalışırken  duyguların önemini göz önünde bulundurarak olabildiğince duygularımı ifade eden cümlelerle iletişim kurmaya çalışıyorum. Ve onların da duygularını tanımaları için alanlar açmaya çalışıyorum. Özellikle Hayat Bilgisi,Türkçe, Serbest Etkinlik gibi ders kazanımlarının destekleyici oluşu hatta aynı haftaya denk gelmiş olması duyguları tanımlamamıza daha çok yer vermemize katkı sundu. Öncelikle çocuklardan okula neden geldikleri , okulda hangi ihtiyaçlarını karşıladıklarına dair biraz sohbet ettik. Ardından bunlar olmadığında kendilerini nasıl hissedeceklerini sordum. Ve tabii bu ihtiyaçların karşılanmasıyla nasıl hissedeceklerini sordum. Sabahları “Bugün nasılım?” olan güne başlangıç rutinimizde çıkan hislerle benzer şeyler çıktı : “Kötü olurum, iyi olurum, mutlu olurum”. 

Tahtaya ihtiyaçlarımız karşılanmadığında nasıl hissederiz sorusuna karşı duygu listemden bir kaç duygu yazdım. Yine aynı soruları sorarak bu defa tahtadan seçtikleri dört duyguyu çizmelerini istedim. Okuma yazma bilmeyen çocuklara da tahtadaki duyguları okuyarak işlerini kolaylaştırmaya çalıştım.


Aynı çalışmayı ihtiyaçlarımız karşılanmadığında nasıl hissederiz sorusuyla da yaptık. Çizdikleri resimler üzerine konuştuk biraz. Sabah yaptığımız “Bugün nasılım?” etkinliğine bir sürü duygu eklendiğini fark ettik. Hazırladığımız köşe ile duyguları görünür hale getirdik. Ve sabahları bu duygu köşesinde nasıl hissettiğimizi bulup ismimizin yazılı olduğu mandalla göstermeye başladık. (İlham aldığım fark yaratan videolarından sevgili Cansu Er'e  şükranlar)
Çocuklardan, daha önce bir kaçının yavaş yavaş duygularını ifade ederek iletişim kurduğundan söz etmiştim. Bu köşe sayesinde gün içerisinde yaşadıkları sorunları konuşurken, köşeye bakıp oradan bir duyguyu söyleyerek olayı anlattıklarını gördüm. Bu bana çok iyi geldi. İnanılmaz motive oldum. Ama haftanın iki gününü sınıfımızda geçiremediğimizden çocuklara dair gözlemim bu kadar olabildi maalesef.

           Bu duygu çalışmalarını bütün bir yıla yayacağımı daha önce yazmıştım sanırım. Şimdi sonrası için zamanla duygu listemizden yeni yeni duygular ekleyerek, duygu dağarcığımızı zenginleştirmeyi düşünüyorum. Barış Kütüphanemizin Duygular Listesi katkılarıyla tabii ki. 😊

         Kendimi değerlendirecek olursam bu hafta benim için hem ciddi zorlanmalar hem de ciddi öğrenmelerle dolu. Zümrelerimden bir arkadaşımın olmayışı nedeniyle başka bir sınıfa geçerek hem fiziksel olarak farklı bir yerde hem de tanımadığımız bağlantımızın olmadığı çocuklarla (Belki çocukların tenefüslerde birbiriyle iletişimi vardır)  iki gün birlikte çalıştık. İlk yaptığım hızlı hızlı isimlerini öğrenmek oldu. En azından iletişim kurarken bağlantımızı güçlendirmek işimi kolaylaştırabilirdi. Ama haklı olarak iki sınıfta alışkanlıklarının dışında başka çocuklarla bir anda topluluk olmaya zorlandılar. Ve sadece kısa süreliğine. Yeni bir topluluktaki organik gelişen süreçler haliyle bizde çok hızlı ilerlemek ve kullanışlı olmak zorundaydı. Bu beni zaman zaman yüksek sesle sadece sınıfı susturan bir konuma sürükledi. Seri şekilde gelen şikayetlere , problemlere yine yetişememe ve her çocuğu ayrı ayrı dinlemek yerine yargılarla çözmeye çalışmama neden oldu. En büyük öğrenmem ise tam da buradan oldu. Tanıdık,bilindik ve çocuğun katılımıyla şekillenmiş bir fizik ortamın oluşturduğu güvenin ,davranışa nasıl etkisi olduğunu; dilini, iletişim yöntemini bilmedikleri bir öğretmenle bağlantı kurmanın zorluğunu ve bunun öğrenmeye etkisini; zaman zaman başka topluluklara dahil olabileceğimize ve buna uyumun nasıl sağlanacağına dair bir ön bilgimizin olmayışını ve bunun aslında ne kadar önemli oluşunu öğrendim. İki günlük zorluğun yasını tutsam da bu öğrenmelerimi kutluyorum. En heyecanlı kutlamayı ise “Çocukla Barış” a ayırıyorum. Çünkü Kaz dağlarından Diyarbakır’a çıkıp gelen Özge bu hafta bizimleydi. Geri bildirimleriyle,sıcaklığıyla, dayanışmasıyla ve tüm inceliğiyle yanımızdaydı. Yolculuğumuza ve bu barışçıl birlikteliğimize bin şükran diyerek dayanışmayla geçirdiğiniz bir hafta diliyorum.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Özge’nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 8. Hafta

Sura Hart ne diyor?
İnsanın kendini acımasızca eleştirme ve yargılama hali genellikle başkalarını da eleştirmesi ve yargılamasıyla sonuçlanır. Unutmayın başkalarına şefkat kişinin kendine şefkatiyle başlar.
İhtiyaçlarınıza şefkatinizi artırmak için kendinize yönelttiğiniz ahlakçı yargıları tercüme etmeye zaman ayırın.
Kendinizi yargılandığınızı fark ettiğinizde, bu yargıyı bir deftere not edin. Yargılarınızı, hemen o an duygu ve ihtiyaçlara tercüme etmeye vaktiniz yoksa; günün sonunda yargılarınızın üzerinden geçin ve not ettiğiniz her bir yargının ardındaki ihtiyacı belirleyin.
 
Özge ne diyor?
Şiddetsiz İletişimle tanışırken bir sayfaya kocaman “yargı” yazmıştım.
-Yargılamadan dinliyoruz.
-Yargılarımızı susturmaya çalışıyoruz.
-Yargılarımızı bir kenara bırakıyoruz.
diyip dururken, “of” dedim önce. “Nedir bu yargı yargı yargı?”
Egzersizlerde “A, evet canım tamam işte dinliyorum.” diyordum. Sonradan bi bakıyordum, “miç miç miç” yiyordu sanki içimdeki tazecik fidanları yargı dişlileri.
Çocuklarla birlikte bazı konuların üstesinden gelebilmek için benzetiyoruz ya böyle bir şeyleri başka şeylere… Onun gibi yaptım baş edebilmek için.
Ve fark ettim ki, kol kola yaşıyorum yargılarla. Kendimi kendi değerlerime göre yargılayabiliyorum, insanları toplumsal değerlere göre yargılayabiliyorum. Dinlediğim olaydan kopup kopup konuşan kişiyle ilgili düşüncelere dalıyorum.


Öncelikle dinlediğim durumla ilgili süreçten iyice kopuyorum, kendi süzgecimden geçirip üzerine yargılarımı serpip ortaya aslından uzak bir şey çıkarabiliyorum.
Sonrasında bir kişiye karşı yargı geliştirdiğimde bağlantı kurmakta zorlanıyorum. Kendi düşüncelerim konuşuyor çünkü artık, o kişi değil.
Bunların farkında vardığımda “ah” dedim. “Yargı demek buymuş.”


Yargı dişlilerinin az çok ne zaman kemirmeye başladığını fark ettiğim an kolaylaştı işim. O zaman susmaya başladı içimden gelen “miç miç miç” sesleri.
Önce kendimden başladım. Kendimle olan bağlantım duygu ve ihtiyaçlarımın farkına vardıkça arttı. Bu da kendime karşı daha şefkatli olmama yaradı. Artık güçleniyordu dallar. Kolay kolay kemiremezdi yargı dişlileri.
Sonrasında dinlerken gerçekten anda kalmaya çalıştım. Empati yapabilmeye başladıkça yargılarım azaldı karşımdaki kişiye dair.
Kolaya kaçtığım da çok oldu/oluyor. Çünkü empatiden uzak kendi düşüncelerinle dinlemek, yargılarınla konuşmak daha kısa ve kolay.
Ama bağlantılarını koparacak bir şey. Şefkatle gözünü kulağını kalbini açmak varken…


Karşılaştığım ahlakçı yargıları tercüme etmeye daha çok zaman ayırmalıyım ki çalıştıkça gelişsin bu kas da. Biraz uğraşmak gerekiyor, üzerinde çalışmak. Yargılar...Her gün kol kola yürüdüğüm minik kemirgenler... Notlar alıp listelerle oturmaya çalışmazsam yiyip bitirebilirler içimdeki tazecik fidanları.

Oysa içimde şefkate yer var. Empatiye, tazecik yeşilliklere.
Ancak böyle gelecek barış.
Kendinle barış, çocukla barış, dostunla barış, komşunla barış diye..

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 5. Hafta

“Beynin duygusal merkezi öyle güçlüdür ki düşmanlık, öfke, korku ve kaygı gibi negatif duygular karşısında beynin fonksiyonlarını otomatik olarak temel hayatta kalma düzeyine indirir.  Akademik veya sosyal baskıların, cezalandırılma tehdidinin veya akran zorbalığının baskın olduğu bir ortamın öğrencinin öğrenmesine yapabileceği etkiyi gözünüzün önüne getirin. Böyle bir ortamda, beynin akıl yürütme merkezi durur ve öğrenciler otomatik olarak kaçmaya, savaşmaya veya donakalmaya hazırlanırlar. Beyin hayatta kalma ihtiyaçları ile öylesine meşguldür ki öğrenciler zihnin öğrenme için gerektirdiği kompleks aktiviteleri yapamazlar. Merakları, öğrenme arzuları ve odaklanma becerileri abartılı bir tetikte olma hali ve  acil korunma ve güvenlik ihtiyacı tarafından gasp edilmiştir.  Kendinizde ve öğrencilerinizde böyle durumların oluştuğu anlara bakın. Öğrenme ortamınızdaduygusal güvenliği artırmak için ne yapabilirsiniz? “
                 Duygusal güvenliğin önemini daha önceki günlüklerimde “güven” kavramıyla ilişkilendirip bir kaç yaşantıyla bahsetmiştim. Sura’nın da bahsettiği gibi özellikle akran zorbalığının olduğu yerde çocuklar öğrenme alanındaki gelişmelere ya da dahil olması gereken çalışmalara aktif katılım göstermek yerine öncelik olarak alanına fiziksel veya sözel olarak giren şiddetle meşguldur. Öncelikli olarak bunu çözmeyi kendine hedef olarak belirlemiş olur. Bu hedefe ulaşmak için de kendisi de  benzer tepkiyle karşılık verir çoğunlukla. Ya da aynı tepkiyi öğretmenin vermesini yani  aynı yöntemle cezalandırmasını ister. 
               Bu” güven” kavramına okula başladığım ilk günden beri önem veriyor ve çocuklarla kurduğum bağlantıyı güçlendiren şeyin de bu olduğunu biliyorum. Daha önceden de bahsettiğim gibi akran zorbalığının en yoğun olduğu sınıfların birindeyim.  İlk adımımız sözleşmeydi. Ardından bunun uyulmasına dair neler yapılabiliri tartışmaktı. Süreç içinde sınıfta kullandığım dilin yani duygularımı ve ihtiyaçlarımı yargısız net bir şekilde paylaşma halimin bir kaç çocukta değişikliğe neden olduğunu fark etmiştim. Bunu devam ettirmeme rağmen yine de şiddetin önüne geçemediğim zamanlar oldu. Sesimi yükselttim,hatta karşı olmama rağmen ara ara ödülle bu durumu kontrol altına almaya bile çalıştım. Ardından gün içerisinde bu yaptığım durumları,yargıları değerlendirirken bunları yaptığım için en çok kendime şiddet uyguladım. Hak ve sorumluluk çalışmak için ödülle kontrol altına alma hali bana alan açarken, bir taraftan da eve döndüğümde yargılarımla savaşmaya başlıyordum.Bu süreç böyle ilerlerken geçen hafta bahsettiğim gibi “ara buluculuk” bir anda gündemimiz olmuştu. Yaşanılan sorunlarda çözüm için sık sık bana gelinse de  sınıfta bazı zorbalık anlarında ara bulucuların dahil olup çözmeye çalışması öğrenme ortamını eskiye göre daha güvenli hale getirdi. Ne olursa olsun derse devam etmeyi bırakıp öncelikli olarak sorunları çözmeyi öne almaya başladık. Bir sorun bana geliyorsa tüm sınıfın dahil olduğu bir ortamda çözmeye çalışıyoruz çoğunlukla. Ara buluculara gidiyorsa, zaten ders başlamadan hallolmuş oluyor.
                        Çocukların davranışlarından “güven”kavramının demlendiğini ve bağlantımızın bu yönde arttığını fark edebiliyorum. Ama yine de sözleşmeye uyulmaması, verilen sözlerin tutulmaması benim “duygusal güvenlik” alanımı zorluyor. 😊 Bunu çocuklarla şeffaf bir şekilde paylaşmaya özen gösteriyorum. Ben hissettiklerimi paylaştıkça ve onlarda zamanla oturacak empati becerisiyle bunun aşılacağını düşünüyorum. “Barış Ağaçları” dediğimiz ara bulucularla yaptığım bireysel güçlendirme çalışmalarından duyduklarım ve çocuklarla birlikte ara ara ayırdığımız sohbet zamanlarında duyduklarım sınıfın çoğunun beni ve yaptıklarımızı benimsedikleri, sahiplendikleri oluyor,bu da inancımı arttırıyor.
                        Sonrası için neler düşünüyorum?  Sonrası “Barış Ağacı” ismini verdiğimiz zeytin ağaçlarını sulamaya devam etmek.😊  Kriz anında ortamın, sorunu çözme ortamına geçişini rahatlatacağına inandığım “ihtiyaç” başlığını çalışmaya başlamak. O an, yani kriz anında ne hissettikleriyle bağlantı kurmaktan bir adım öteye atlayarak, neye ihtiyacı olduğunu bulup hızlı bir şekilde o ortamı diyalog aşamasına hazırlamak. Sorumluluk çalıştıkça yavaş yavaş ödülü ortamdan çıkarmayı da hedef olarak koyuyorum. Bu ara buluculuk tam oturursa gönül rahatlığıyla ara ara kontrol amaçlı kullandığım ödülü çıkaracağıma inanıyorum. Ve ileride Sura Hart’ın geliştirdiği No Fault Zone oyununu sınıfa  “Barış Köşesi” adıyla girmesini hedeflediğimden daha önce sınıfa getirdiğim duygu kartlarını tekrar getirip kendi duygu kartlarımız için bir çalışma yapmayı planlıyorum.
Bu hafta en çok  Özenç ve Özge’yi anarak (zeytin ağaçlarımızdan ötürü) , geçen hafta Türkçe ders kazanımları paralelinde işlediğimiz “Zeytin Ağacı” şiirini hatırlatarak, “Barış Ağaçları “ olan ara bulucularımızı kutluyorum.
Okulda kendimi güvende hissettiren, motivasyonuma katkısı olan  idarecilerimizle olan bağlantımızı kutluyorum.

Sesimi yükselttiğim ,zaman zaman bu yüzden yargılarımla savaştığım anların yasını tutarak hepinize kendinizi gözettiğiniz , bağlantınızın kopmadığı haftalar diliyorum. 

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 8. Hafta

Sura Hart ne diyor?
İnsanın kendini acımasızca eleştirme ve yargılama hali genellikle başkalarını da eleştirmesi ve yargılamasıyla sonuçlanır. Unutmayın başkalarına şefkat kişinin kendine şefkatiyle başlar.

İhtiyaçlarınıza şefkatinizi artırmak için kendinize yönelttiğiniz ahlakçı yargıları tercüme etmeye zaman ayırın.

Kendinizi yargıladığınızı fark ettiğinizde, bu yargıyı bir deftere not edin. Yargılarınızı, hemen o an duygu ve ihtiyaçlara tercüme etmeye vaktiniz yoksa; günün sonunda yargılarınızın üzerinden geçin ve not ettiğiniz her bir yargının ardındaki ihtiyacı belirleyin.

Ben ne düşünüyorum?
Ne zaman bu haftaya geleceğiz diye bekliyordum J Bu haftayı yazmaya başlamadan diğer blog yazarı arkadaşlarıma ‘’Hadi bakalım, bu hafta neler çıkacak içimizden, çocuklarla değil, kendimizleyiz, daha zor olanla.’’ derken buldum kendimi.

‘’Başkalarına şefkat kişinin kendine şefkatiyle başlar.’’ Burada şefkat yerine, başka kelimeler de koysak yine anlamlı bir cümle olurmuş gibi. Hep önce kendinden, kendimizden.
Kendimizde olmayanı, başkasında nasıl göreceğiz, nasıl var edeceğiz?

O yüzden kendini tanımak önemli, kendinle bağlantı halinde olmak önemli. Kendimizle bağlarımız güçlendikçe şefkatimiz gelişecek ve oradan yakınlarımıza, çevremize…
Yargılar dilime, kalbime geldiğinde de defterime yazmaya çalışıp, gün sonunda üzerinden geçmeye çalışıyorum. Ancak bu süreç yalnız başına çok zor. İyi ki dostlarım var, iyi ki BBOM Topluluğunun bir
parçasıyım diyorum.

Gün bazen çok zor geçiyor, içime sinmiyor yaptıklarım. Her çocuk ile ilgilenemediğimi düşündüysem hooop üşüşüyor yargılar üstüme üstüme. Ben yetersiz miyim, gün içinde yeterince ilgilenemediğim çocuklar kim?, neden onlar? Ayrımcılık mı yapıyorum? Neye göre yapıyorum? Kendimden beklemezdim bunu!
Bu öyle bir hız ki, baş döndürüyor.
Dur diyorum kendime, bir dur. Yazıyorum. Bazen yazamıyorum da. (Al yine, başlayıp bitiremediğin bi defter daha, sen gün içinde zamanı verimli kullanmayı beceremiyorsun Özençcim.)

Sonrasında bazen kendi kendime benim için neyin önemli olduğunu, neye ihtiyacım olduğunu düşünüyorum, çocuklarla bunu nasıl paylaşacağıma, kimden nasıl destek isteyebileceğime odaklanmaya çalışıyorum. Bazen de dostlarım giriyor devreye J

Gülesra ile ben aynı okulda çalışıyoruz. Gün bitince, servise oturduğumuzda başlıyorum anlatmaya. Dinlenmek, duyulmak büyük nimet. Yanımda durarak kendimi anlamama, şefkat göstermeme yardımcı oluyor.
Çocukla Barış ekibi; Gülesra, Özge ve ben BBOM Derinleşme programında birbirimizin empati eşi olmuştuk (yaklaşık 2 yıl önce) ve o gün bu gündür hem her dinlenmeye ihtiyacımız olduğunda, hem de haftalık rutinlerde buluştuk, bir araya geldik. Üçümüzün şehirleri değişti, okulları değişti ama ekrandaki o üç kafa hiç değişmedi J Bu çok besledi, büyüttü bizi. –ki bu blog da böyle böyle oldu.-

Bunca yıllık öğretmenlik deneyimim gösterdi ki, öğretmenlik ekip işi. Sınıfların kapısı kapanınca ders, son zil çalınca okul bitmiyor, öğretmenler odasının kuytu bir köşesinde oturunca da teneffüs.

İyi ki önüne katılımcı ve barışçıl bir topluluk olmayı hedef olarak koymuş, şiddetsiz iletişimi, sosyokrasiyi benimsemiş bir topluluğun içerisindeyim, bu bana çok güç veriyor.

Bunu daha çok öğretmenle birlikte paylaşmak, büyüyüp gelişmek, dayanışmak önemli benim için.
Kendini her yargıladığında o an elinden gelenin en iyisini yaptığını hatırlatıldığı, dinlendiğin, duyulduğun, kalbini açabildiğin bir öğretmenler odası düşünsenize, çok iyi olmaz mı?

Bence olur, o yüzden çalışmaya devam! J