21 Mart 2018 Çarşamba

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 20. Hafta


Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. 

İlişki tabanlı bir sınıfta, herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak stratejiler bulma niyeti ile her bir kişinin ihtiyacı dikkate alınır.
Sanki bir teraziymişsiniz gibi kollarınızı iki yana açın - elleriniz aşağı yukarı omzununuzun hizasında  olsun. Bir elinizde öğrencilerinizin ihtiyaçları. Diğer elinizde sizin ihtiyaçlarınız. Nasıl dengeye getiriyorsunuz teraziyi? Bazı sınıflarda neredeyse tamamen öğrencilerin kefesi ağır çeker. Kural dolu, meliler/malılar mamalılar dolu sınıflarda öğretmenlerin (veya idarecilerin) kefesi ağır çeker.

Teraziyi dengeye yaklaştıracak yollar bulabilir misiniz?


Ben ne düşünüyorum?


Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Çok sevdim bu cümleyi:) Epey deneyim ve gözlem fırsatım oldu bu cümle üzerine düşünmek için.
Terazinin bir kefesinden, bir kefesine bazen hızlıca, bazen yavaş yavaş geçen öğretmenler, bu geçişe anlam veremeyen çocuklar… Denge, büyük güzellik, büyük özlem.

Evet, cezalandırıcı güç kullanmadan da kendimizi ifade edebiliriz. Evet, biz de o topluluğun bir parçasıyız ve bizim ihtiyaçlarımız da gözetilmeye değer.

Öğretmenliğe başladığım ilk zamanlarda çok net olduğum bir şey vardı, cezalandırıcı güç kullanmamak, demokratik bir sınıf ortamı oluşturmak. Bunun için çok okumuştum, biraz iyi örnek gözlemi de yapabilmiştim ancak neler yapacaksın dediklerinde, neler yapmayacağımı sıralarken buluyordum kendimi. Şimdi bakınca nedenini görebiliyorum, ilham alacağım, yaşarken kendimi keşfetmemi kolaylaştırmış, tatlı tatlı hatırladığım bir birlikte güç deneyimi biriktirememişim ki. O yüzden heybenin içi yapılmayacaklar listesi ile dolu.

İlk zamanlarım, gözlem ile geçti. Çocuklarla birlikteyken her şey, her zaman yolunda gitmiyordu ama başlarda pek sesimi çıkaramıyordum, kendimi ifade etmenin bir müdahale olacağını düşünüyordum.
Örneğin, çemberden sonra başladığımız çalışma zamanlarında epey gürültü oluyordu. Hemen ‘’Çocuklar sessiz olun!’’ demek istemiyordum ama kendimi de rahat hissettirmiyordum. Çok zorlandığım zamanlarda da ‘’biraz sessiz mi olsak?’’ , ‘’çocuklar lütfen ama’’ gibi şimdi halimle baktığımda saçma gelen şeyler söylüyordum, o zamanların çaresizlik ifadesi.

Bunları söylemem de çare olmuyordu zaten, ne dediğim, ne istediğim belli değil.
Sonrasında kendimi ihtiyaçlarımla bağ kurarak net ifade edebilmem lazım. Bir öğretmen olarak ben de kendi potansiyelimi yaşamak istiyordum. Bunu yaptıkça, anlaşmalarımıza kendimi de dahil ettikçe geçti rahatsızlığım, tedirginliğim. Gerçekten bir topluluk olmaya başladığımızı düşünmeye başladım, gözlemlediğim kadarıyla çocuklar da benzer gelişim oldu.
 
Gözlemlerim de benzer durumun sıklıkla yaşandığı yönünde, ama terazi bir orada bir burada. Dengeyi bulmayı kolaylaştırır diye bu kısmı doldurdum da doldurdum:)

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?


Bu deneyimimde, öncekilerden farklı olarak çocukların ihtiyaçlarını paylaşabileceği zeminler yaratmaya çalışıp, kendi gözlemlerimi birleştirmeye çalıştım. Çünkü bunu özellikle gündemime almazsam, terazi kolaylıkla hoop benden tarafa…

Bu zeminler de, çemberlerimiz. Birbirimizi duyduğumuz, dinlediğimiz, kendimizi ifade edip, müştereklerimizi oluşturduğumuz… Türkçe kelime dağarcığı geliştikçe ifade edişler arttı ancak bu süreçte somut gözlemlerimi onlarla paylaşmam da büyük kolaylık sağladı. ‘’ Yanındaki arkadaşınla bu hafta üç kez sessiz olmak ile ilgili tartıştığını gördüm, sen çalışırken yanında çok ses ve hareket olmasın istiyorsun galiba, biraz yalnız oturmak ister misin? ’’ gibi paylaşımlarım çocukların kendileri ile ilgili farkındalığını arttırdı, onlara görüldüklerini hissettirdi. Birlikte kendi ihtiyaçlarımızı paylaşma sürecinde bizi cesaretlendirdi.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

Ara ara dengenin iki tarafa doğru da bozulduğunu hissettiğim anlar olabiliyor. Bu zamanlar için de çocuklarla geribildirim çalışmalarını arttırmayı hedefliyorum. Artık yavaş yavaş bu kıvama geldiğimizi hissediyorum:)



Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Büyük kutlamam var. Yazının başında paylaştığım, neler  yapılmayacak listelerimi ortadan kaldırmamda bana dokunan, biriktirdiğim deneyimlere alan açan herkese, en çok da çocuklara şükran doluyum.

Alıştığımız/uymak durumunda kaldığımız cezalandırıcı gücü, birlikte güce dönüştürebiliriz.
Bunu yapabiliriz. Bu benim için büyük bir umudu işaret ediyor, başka bir dünya umudunu.
Ve tabii bununla birlikte cesareti, deneme cesaretini.
Yapabiliriz!


Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 17. Hafta


“Beden dili, "üzerine güç" veya "birlikte güç" kullanmak perspektifi ile konuştuğumuzu karşımızdakine geçirebilir.  
Öğrencilerinize karşı nasıl bir beden diliniz var? Beden diliniz iletişim halindeyken neler söylüyor?
Boyları ne kadar kısa olursa olsun, "birlikte güç" perspektifinden konuşmak istediğimizi çocuklara iletmek için, onlarla göz teması kurarak konuşabilelim diye, çömelebilir veya bir yere oturabiliriz. Bizden uzun boylu olan öğrencilerimizi de göz teması kurarak konuşabilelim diye oturmaya davet edebiliriz.  
Öğrencilerinizin sizinle etkileşim halinde olduklarında hangi sıklıkla yukarı baktıklarına dikkat edin.”

       Eşit güç ilişkisi konusunda önceki günlüklerimde üzerine yazmıştım. Şimdi bu haftaki pasajı okuyunca aslında bunun sene başımda kendimiz için oluşturduğumuz vizyonla da ne kadar ilişkili olduğunu düşündüm.”Nasıl bir sınıf istiyorum?” sorusuna çocukların ve benim verdiğimiz cevaplar her ne kadar yeni tanışmış olmanın ve temel ihtiyaçlar (beslenme-sağlık vb) üzerinden şekillenmiş olsa da, birbirimize olan güvenimiz arttıkça,bu ihtiyaçların yanına eş değerlilik ihtiyacı da eklenmiş oluyor. Örneğin birlikte oluşturduğumuz sınıf anlaşmasına benim uyup uymadığımın kontrolü başlarda hiç yapılmıyordu. Çocukların odağında bile değildi. Zamanla birlikte oluşturduğumuz çalışmalar, karşılıklı dinleme-duyma hali,sınıf meclisindeki eşit rollerimiz, bir süre sonra anlaşmaya ne kadar uyup uymadığımın kontrolü yapılmaya başlandı.Ya da vereceğimiz bir kararda benim “hayır”demem onları durdurmadı. Üzerine yeniden konuşulup “hayır”cevabı tartışıldı.

        İşte bu süreç işlerken beden dilinin de bununla paralel oluşu birlikte güç haline inanılmaz katkı sunuyor. Çocukları dinlerken eğilerek onlarla göz hizasında konuştuğumda, onların daha rahat konuştuklarını, gözlerini gözlerimin içine dikerek anlatmak istediklerini nasıl heyecanla ya da duyulma isteğiyle anlattıklarını gördüm. Beden dili, sınıfta hiyerarşinin göstergeleri olan eşyalar, oturma düzenleri bunların hepsi aslında eş değerlilik ihtiyacımızı olumlu ve olumsuz yönde etkileyen nedenler.

    Arka arkaya oturmuş ve sadece birbirinin ensesini gören çocukların birbiriyle olan iletişimlerinin sadece duyulan sesten ibaret olduğunu, göz temaslarının olmayışlarını düşünsenize? Ya da öğretmenin hep ayrı ve özel bir yerde oturduğunu, en güzel masanın öğretmenin oluşu, tüm sınıfı rahat görebileceği yer seçeneğinin ona verilişi, hep ayakta konuşup çocukların öğretmenin sadece karnıyla göz teması kurabildiği, ona ulaşmak için kafasının hep yukarıda olduğu…
Sıralayabileceğim belki daha nicesi var.

    Geçen gün Uluslararası Çocuk Merkezinin bir eğitimine katıldım.Orada çocuklar için yapacağımız en önemli şeyin onlara güvenli ortamı oluşturabilmektir diyordu. Ve bu güvenli ortamın (okul-ev-cezaevi-bahçe) içine de fiziksel koşulları, şeffaflığı, açık iletişimi, beden dilini, dinlemeyi, duymayı koyuyordu. Belki biz de bu fiziksel koşulların, şeffaflığın, açık iletişimin, dinleme ve duyulmanın içini bu pasajların ve Şiddetsiz İletişimin desteğiyle doldurmuş oluyoruz.
     Çocuklardan gelen geribildirimler için ise şunu diyebilirim ki birlikte yaptığımız her iş daha keyif veriyor hepimize. Birlikte karar verdiğimiz her gündem uygulanma noktasında daha etkili işliyor. Katılımlarının hayatımızı nasıl değiştirdiğinin farkındayız. Bunun hak olduğunu “Çocuk Hakları Haftası”nda biraz konuşmuş olsak da şimdi uygulamayla birlikte buna değinmek ufkumuzu açıyor.

     Geçen haftalarda Özenç’in sınıfıyla birleşerek  birlikte”Sıfır Çöp” kampanyası kapsamında bir sunum yapmaya çalıştık çocuklara. Sınıflarımızda biriken süt kutularından neler yapabilirizi tartışırken her çocuğun fikrini alıp üzerine konuşuyorduk. Sonrasında öğlen yemeği için kumanyaların dağıtılacağı saat gelince çocuklarla birlikte kendi sınıfımıza çıkmak zorunda kaldık. Ardından bir çocuğun tepkisiyle karşılaştım. Kendi fikrini söyleyemediğini ve bunun haksızlık olduğunu, belki fikrinin Özenç ve sınıfı tarafından çok beğenilebileceğini söyledi. Ben tabii bunu göremediğim ve her çocuğu gözetemediğim için üzgün olduğumu ve taşımalı bir okulun zorluğunu, kumanya dağıtım işleminin ne kadar zor olduğundan falan söz ettim. Ama benim için o çocuğun bunu ifade etmesi ve bunun için yeniden alan istemesi çok değerliydi. Benim için çok anlamlı bir geribildirimdi bu. Hem her çocuğu gözetme konusuna daha  dikkat etmem konusunda hem de birlikte güç ilişkisinin nasıl  oturduğu konusunda.

    Gelecek için çocukların bu birlikte güç ilişkisini diğer öğretmenler ve idareyle de kurabilmeleri için okul meclisi gibi önemli bir mekanizmayı nasıl aktif hale getirebilirizi tartışmayı planlıyorum. Evet, çocuklarla tartışmayı planlıyorum. Onların önerileriyle yol almak niyetindeyim.
   
  Bu haftaki kutlamalarım biraz önceki yıllara. Bu okuldan önce çalıştığım birleştirilmiş sınıf olan köy okulunda sınıf ve okul meclis çalışmalarını başlatırken desteğini aldığım BBOM derneğine, Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları biriminde o zamanlar çalışan Zeynep Kılıç, Melda Akbaş, Gözde Durmuş ve Işık Tüzün'e inanılmaz şükran doluyum. Bu birlikte güç ilişkisinin bu sistemde asla olmayacağına inanıp yine onların desteğiyle önceki okulumda yaptıklarımız, dönüştürdüklerimiz ve inancımın bu senenin motivasyonun temel  nedeni olmasını kutluyorum.Yine o dönem BBOM okullarında çalışan deneyimleriyle önümüzü açan Özenç’e, şimdiki sınıfıyla yaptıklarını okudukça ilham aldığım Özge’ye yine binlerce şükran.
    BBOM'la tanışma sürecim 3 yılı geçiyor. Ve öğrendiğim en önemli şey ”Hiçbir şey imkansız değildir.” oldu. Dershane kapılarında görüp bazen klişe bulduğum bu söz, şimdilerde benim için pek anlamlı. Milli eğitimin de desteklediği katılım ve birlikte güç ilişkisini hayata geçirmek zor değil.Yeter ki isteyelim ve güçlenmek için birbirimize sarılalım. J
The No Fault Zone oyununun sınıftaki deneyimimi sizinle nasıl paylaşacağımın heyecanıyla bu haftaki yazıya son verip hepinize eş değerlilik ihtiyacınızın gözetildiği, birlikte güç kullanarak ilerlediğiniz çalışmalar diliyorum.


14 Mart 2018 Çarşamba

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 19. Hafta


Sura Hart ne diyor?
Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil.

Öğrencilerinizi bir sürü soru oluşturup sormaları, kendi çıkarımlarını yapmaları ve kendi teorilerini inşa etmeleri için cesaretlendiriyor musunuz? Öğrencilerinizin sorularını ciddiye alıyor ve onların kendi cevaplarını bulabileceklerine güveniyor musunuz?

Yoksa sınıf ağırlıklı olarak ders kitaplarının cevapları, sizin bilgi ve görüşleriniz için bir platform mu?



Ben ne düşünüyorum?
Keşif ve ezber… Bugüne kadar neleri ezberledim, neleri keşfettim ve hangileri hala benimle birlikte  diye düşünmeye başladım okur okumaz. Sadece matematik formülleri, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım kodlamalar, savaş-anlaşma tarihlerinden bahsetmiyorum; duygular, davranışlar da.
Kendimi keşfedemeden ezberlediğim duygular, davranışlar uzuuun süre benimle geldi – belki de hala-, ancak diğerlerinin bazılarını unuttum, bazılarını bağlantılarıyla anladım.

Ezberleyip bugüne getirdiklerime bir bakalım.

İçinden gelmese de öpüşüp sarılmak gerekir, anlaşma başka türlü sağlanamaz.

Her çatışmanın bir haklısı, bir de haksızı vardır ve bunu süreç değil sonuç belirler. Bazen bağıran,  bazen ağlayan, bazen sessizce duran haklı/haksız olur. Kendini ifade etme çaban, isyana dönüşür.

İyiler ve kötüler vardır, çalışkanlar-tembeller, yaramazlar-uslular, zenginler-fakirler… Bu ikilikler artar ama bunların neredeyse her durumda sabitliği pek değişmez ve sen hangisi olacağına karar vermelisindir, kimlerle olacağına da.

Bazı süreçler çok hızlıdır ve onları öyle kabul etmek gerekir, uzun uzun tartışılamaz. Ya kabul edersin, ya da kabul etmeyen olmayı ve sonuçlarını göze alırsın.

Ağlamak, insanların içinde yapılacak bir şey değildir, diyelim ki kazara oldu, ağlayıverdin, o zaman bir an önce durdurmak için çabalamalısın.

Paylaşmak, bir şeyi iki eşit parçaya bölüp birine vermek demektir. Paylaşmalısındır. Bazen ihtiyaçlarının, neden ve nasıl olduğunun önemi yoktur. Sadece paylaşmalısındır.



Uzar gider daha bıraksam. İşte bunlar benim ilkokul ezberlerim, Sura’yı bu hafta okuyunca bunlar üşüştü başıma; fıstıkçı şahap, anadolunun kapıları, sıcak denizlere inme gibi bir şeyler de geliyor ama onlar zihinde, ya kollarını açıp bağlantılarını kurdular ve ilgili bir rafa yerleştiler ya da sıkışıp kayboldular.
Uzun uzun saydıklarımsa kalbimde daha çok, onlar uğraştırdı beni epey, ara ara hala uğraştırdığını fark ediyorum.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Bu kısmı yaptım oldu şeklinde yazacağım bir şey değil sanırım. On sekiz haftanın tamamından fazlası.
Duymak, dinlemek, yargılamamak, alan açmak, açık olabilmek hem kendine hem çocuklara.
Duygusal güvenliği sağlamaya önem vermek, bunu birlikte sağlamaya çalışmak ezberleri daha az yaşamamızı sağladı.

‘’Özür dileyip barışın.’’ yerine karşılıklı konuşma –belki birden fazla-,
‘’Şimdi sırası değil.’’ yerine birlikte zamanı netleştirme,
‘’Her şeye de ağlıyorsun.’’ yerine üzüldüğünü gördüğünü paylaşma,
‘’Ama paylaşmak çok güzel, versene arkadaşına da’’ yerine ihtiyacı anlamaya çalışma.

Yukarıdaki örnekler pek tabii ki arttırılabilir, ki çocuğa ve duruma göre de değişir ayrıca ‘yerine’ yapılacaklar, ama benim en sık karşılaştıklarım bunlar sanırım.

Ben her zaman, her koşulda böyle miyim? Hayır, gerçekten hayır.  Bazen karışıyor ortalık, bir bakıyorum neler yapmışım. O zamanların devamı önemli benim için. Duruma göre kendimi çocuğa ya da çemberde topluluğa ifade etmek, onarmaya çalışmak. Bu duygusal güvenliği gerçekten çok olumlu etkiliyor.


Zaman geçtikçe, birbirimizi tanıdıkça ve güvendikçe daha kolay akıyor bu süreç. Geçen gün, bir heyecanını paylaşan çocuğu, yeterince dinleyemeyip geçiştirdim. Sonrasında çocuk, durdu bana baktı ve ‘’öğretmenim sen biraz üzgün müsün?’’ dedi. O sırada bağlarımızı, onardıkça güçlenen bağlarımızı kutladım. Nasıl da kalpler dokunmuş birbirine onarmaya çalışırken.


Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Hem kendimi, hem çocuklarımı birlikte bu ezberleri bozmaya cesaret ettiğimiz için tek tek kutluyorum.

Ne büyük keyif her sabah birlikte kucaklaşmak!



Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 16. Hafta

              Bu hafta sağlık sorunlarım nedeniyle çocuklarla sadece bir gün geçirebildim. Ama zaten Sura Hart’ın pasajlarının haftalık bir yönerge olmadığını, sürece yayılan bir çalışma olduğunu ta en başından söylemiştik. Ben de bu haftanın pasajını okuduğumda size bu hafta yaptıklarımdan değil süreç boyunca neler yapabildiğimden söz edeceğim.
“İnsanlar her şeyden çok hayata katkıda bulunmak isterler - armağanlarımızı paylaşmak isteriz.
Çok çeşitlidir armağanlarımız, yeteneklerimiz; herkesin sunacağı katkı biriciktir şu yaşamda. Öğrencilerinizin yeteneklerini görmek ve onların sunduğu armağanları almak, onların aidiyet ve hayata katkıda bulunma ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlar.
Sınıfınızdaki öğrencilerinizin bir listesini yapın(özellikle de bağlantı kurmakta güçlük çektiklerinizin) ve gördükçe sundukları armağanları isimlerinin karşısına not edin. Listenizi düzenli olarak yeni armağanlarla güncelleyin.“

                    Bu pasajı okudukça hepimiz için temel ihtiyaç olan fakat farklı stratejilerle karşılamaya çalıştığımız “Hayatı zenginleştirmeye katkıda bulunmak” ihtiyacını alıp kendi öğrencilik yıllarıma gidiyorum. Sınıfta hepimizin farklı olduğu gerçeği,hepimizin ayrı bir yeteneğinin oluşu ve bunun hiçbir zaman görülmeyişi...Akademik başarının,vereceğimiz armağanların ve yeteneklerin de belirleyicisi olması en temel ihtiyacımız olan hayata katkıda bulunma konusunda bizi hep eksik bıraktı.Öğretmenliğe ilk başladığım dönemlerde bu ihtiyacı somut olarak ifade edemesem de çocukların her birinin özel olduğunu,her birinin hayata ve bize ayrı ayrı katkısı olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.
                  “Herkesin sunacağı katkı biriciktir.”
 yazan cümleyle sınıftaki çocukların biricikliğini yan yana getiriyorum. Hepsinin ayrı ayrı o kadar farklı katkısı var ki bana,bize,sınıfa…Armağanlarını en çok kafamı açtıklarında görüyorum.Neyi kast ediyorum kafamı açmaktan değil mi?Tıkanıp kaldığım,sadece kendi bildiğim doğru(!) ile ilerlemeye çalıştığım ya da çözüm üretmek için acele ettiğim anlarda onlardan gelen fikir,görüş ve eylemin beni durdurup,o sıkışmışlıktan çıkarıp,onlara kulak vermem gerektiğini hatırladığım an oluyor. Ben bunu nasıl düşünemedim deyip önce şaşkınlık duyuyorum ardından da derin bir nefes ve rahatlama.

Çocuklara da bu geçmiş olacak ki,her konuda ne olursa olsun katılım gösterip fikir beyan ediyorlar artık.Soruyorlar,sorguluyorlar.Başından beri her çocuğun biricik olduğunu, fikirleriyle özel olduklarını elimden geldiğince hissettirmeye çalışıyordum zaten.Şimdilerde her çocuğun kendi yeteneğinin farkında olması ve bu yeteneği doğrultusunda gelişen etkinliklere katılım göstermeleri ya da o ilgisine dair fikir beyan etmeleri bunu başarmış olduğumun bir göstergesi.Örneğin sınıf meclis toplantılarımızda önceden sorumluluk dağılımı yapmak uzun vaktimizi alıyordu.Şimdi bunu yapabilecekler kişiler de kendilerinin farkında,sınıfta bunun farkında ve kendiliğinden o sorumluluklar dağıtılmış oluyor.Sınıf panosuna çalışmalarımızı bir çocuk asarken diğeri toplu iğneleri bulup getirebiliyor. Toplu iğne bittiyse bir başkası sınıf kumbarasını kontrol edip içinde para alarak ertesi gün toplu iğne alıp sınıfa getirebiliyor.Okuma yazmaya henüz geçen çocuklar,matematik konusunda ilerleyemediğimiz çocuklara destek olabiliyor. Ya da satrancı çok iyi oynayanların diğer çocuklarla olan paylaşımları… Her çocuğun biricikliğinin farkında olup bu yönüyle barışık bir şekilde katkı sunmaya çalışması hem beni hem de  sınıfı inanılmaz zenginleştiriyor. Ara ara bir iki çocukla sorun yaşayabiliyoruz. Ben elimden geldiğince sınıfa ve bana sundukları  katkılarını, yeteneklerinin bir armağan olduğunu onlarla paylaşmaya çalışıyorum.
Çocukların ağzından birebir cümleler dökülmese de yukarıda verdiğim sadece birkaç örnek benim için geri bildirim görevi görüyor.
                 Haftalardır Sura Hart’ın The No Fault Zone oyununu sınıfa götüreceğim diye hedef koyup yapamamanın yasını tutuyorum.En önemlisi bu haftayı çocuklardan ayrı geçirmenin,haftayı onları isteyeceği gibi planlayamamanın yasını tutuyorum.
Kutlamam ve şükranlarım  ise çok var bu hafta. J
                 Öncelikle aynı okulda çalıştığım için dayanışmasıyla güç katan ve çocukları gözü kapalı rehberliğine verebildiğim Özenç’e,Kaz dağlarından ta buralara mesafelerin soğukluğunu yine dayanışmasıyla hissettiren Özge’ye,okul içinde destek olmaya çalışan öğretmen arkadaşlarıma,katılamasam da toplantı kaydı sayesinde öğrendiğim, geri bildirimleriyle çalışmalarımızın kıymetini bize yeniden hatırlatan Öğretmen Köyü kurucu ekibinden Kevser’e, Yıldız’a ve Özlem’e binlerce şükran diyerek hepinize hayatımızı zenginleştirmeye katkı sağlayacak eylemlerin var olduğu haftalar diliyorum…


Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 19. Hafta


Sura Hart ne diyor?
Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil.

Öğrencilerinizi bir sürü soru oluşturup sormaları, kendi çıkarımlarını yapmaları ve kendi teorilerini inşa etmeleri için cesaretlendiriyor musunuz? Öğrencilerinizin sorularını ciddiye alıyor ve onların kendi cevaplarını bulabileceklerine güveniyor musunuz?

Yoksa sınıf ağırlıklı olarak ders kitaplarının cevapları, sizin bilgi ve görüşleriniz için bir platform mu?

Ben ne düşünüyorum?
"Öğrenme ihtiyacımızı kendimiz için yeni şeyler keşfederek karşılıyoruz, bize birinin anlattıklarını ezberleyerek değil."
İçinden geçtiğim eğitim sürecinin kısa bir özeti gibi. Ders, konu, kitap, alıştırma, ödev, sözlü, ezber, yazılı sınav, not... Her bir kelimenin yıllara yayılan o endişe verici etkisi hala üzerimde.

Birileri gelip gelip kitaplarımızı açmamızı, tahtadakileri deftere geçirmemizi, yazılıya kadar da bunları ezberlememizi istedi durdu.
Bazı öğretmenler aynı sistemin içinde daha farklı bakabiliyor, ufak adımlarla büyük değişimler yaratabiliyorlardı. Grup çalışması yapabiliyorduk, öğrendiğimiz konuları okul dışında da gözlemleyebiliyorduk.
O öğretmenler unutulmuyor, onlarla yaptığımız dersler yıllar geçse bile aklımın bir köşesinde kalıyordu.

Aradan yıllar geçti, şimdi çocuklarla yaratılabilecek bu farkı kendi yaptıklarım ve attığım adımlar üzerinden daha iyi görebiliyorum.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Üniversitede aldığım çoğu ders hala “ders kitabı, sözlü anlatım, ezber”i işaret ediyordu. Ben zaten bunlara maruz kalıp okuldan soğumuşken, öğretmenliği öğreneceğim okulda hala tekrar ediliyor oluşu ümidimi kırmıştı açıkçası.
Ancak şansım yaver gitti de çok güzel insanlarla ve farklı eğitimlerle karşılaştım.

Bunların bir parçası da soru sorma üzerineydi. Sevgili Beyhan ile zihnimiz başlıyordu çalışmaya tıkır tıkır. Soru sorma düşünce sisteminde o kadar çok kapı açıyor ki.
Bir şeyi algılamak, anlamak, öğrenmek, üzerinde düşünmek için de ne kadar çok soru sorarsak o kadar iyi yol alıyoruz amaca yönelik.

Sınıfta seçmiş olduğumuz bir eşyaya oturup sorular yazıyorduk. Dixit oyununun kartlarındaki görsellere sorular soruyorduk. Elimizde top çember olup birbirimize soru sorma pratikleri yapıyorduk.
Bu da ayrıca bir kas gibi, ne kadar çok çalıştırırsak o kadar yönlü bakabiliyoruz sonuçta.

Çocuklarla ise bunun gibi pratikleri yapmaya çalıştığımda ne kadar özgürleştiğimizi görüyorum. Öğrenmelerini hedeflediğim bir konuya dair içerikleri sınıfta bulundurmak, konuyla ilgili sorular sormak ve onların sorularla düşünmelerini sağlamak onları sürecin aktif bir katılımcısı haline getiriyor. Kalıcı ve keyifli öğrenme imkanı sunuyor.

Çocukların geri bildirimleri neler?

Erken çocukluk döneminde sorular birbirini takip eden vagonlar gibi dönüp duruyor etrafımızda. Ne kadar alan açarsam buna o kadar iyi. Soruları da not almaya çalışıyorum gün içinde.
Çocuklar sınıf ortamında ağırlığı tespit edip açıkça dile getiriyorlar zaten. Bazen planlamam yaş grubuna tam olarak uymayabiliyor. İçerikte daha klasik yöntemler varsa, kitap ve anlatım gibi; dağılan dikkatleri ve kaçan hevesleri ile çocuklardan en gerçek geri bildirim geliyor.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Kendi değerlendirmemde bu hafta notlar alıyorum kenara. Her hafta bu paragraflar aracılığı ile sınıf içindeki işleyişlere de yenilikler katabiliyorum.

Ayrıca geçen hafta yazmıştım, Öğretmen Köyü’ne bir davette bulunmuştuk. Geçtiğimiz hafta Çocukla Barış geri bildirim çemberini gerçekteştirdik. Dostlarımızdan duyduklarım beni daha da heyecanlandırdı. Yaptıklarımızın nerelere dokunduğunu gösterdi. Bundan sonra yapabileceklerimize dair de güzel fikirler verdi.
Bu topluluğun bir parçası olduğum için sevinçliyim.



6 Mart 2018 Salı

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 18. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Öğrencileri dikkatle dinlemek onların dediklerine değer verdiğimizi ve onları ciddiye aldığımızı gösterir. Dinlemek öğrencilerin anlayış, bağlantı ve güven ihtiyaçlarını karşılar.
Eğer bir sınıfta tek bir değişiklik yapabilecekseniz, daha fazla dinlemek belki de yapabileceğiniz en önemli değişikliktir.  Herhangi bir gün, ne kadar konuştuğumuza ve ne kadar dinlediğinize dikkat edin.

Zamanın yüzde kaçını konuşmaya, yüzde kaçını dinlemeye ayırıyorsunuz?

Ben ne düşünüyorum?
Bu hafta bana 12. haftayı hatırlattı geçen haftada olduğu gibi.
“Bir öğretmen olarak, çocukların birbirini dinlemeleri için uzun uzun planlar hazırlayıp etkinlikler yapabiliriz pek tabii. Ancak asıl göz önünde bulundurmamız gereken bizim çocukları can kulağıyla dinleyebildiğimiz anlar bence. Çocukların duyulduğunu görebildiği, değerli hissettiği kısa ama mühim anlar…
Öğretmenler gün içinde anlatmaktan çok dinliyor bence. Özellikle kalabalık bir sınıfsa kısacık bir anda dahi hızla yağan yağmur taneleri gibi aynı anda onca fikirle karşılaşılabiliyor.”

Dinleme konusunda geçen hafta yüzdüğüm sulardayım. Sindire sindire de açılıyorum ileriye doğru.
Bu hafta görüyorum ki konuşma ve dinleme dengesini göz önünde tutarak düşünmek kendimize geri bildirim verebilmek açısından iyi bir seçenek…


x

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Çocuklarla geçirdiğim süreçleri “dinleme” etrafında düşünürken yaptığımız birçok şeyin buna dayandığını görüyorum. Birbirimizi dinlemediğimiz anlarda da kendimizi, çevremizi dinler haldeyiz… Her an kayıttayız duyularla aslında.
Sınıfta dinleme dengesini sağlayabilmek için ise buna ayrılan ortak bir zaman öğretmen için kolaylaştırıcı olabiliyor.
Çemberlerin ne çok dokunduğu yer varmış. Dinleme de bunların başında geliyor.

Çocukların geribildirimleri neler?
Çocuklar daha çok dinlediğim mi yoksa konuştuğum mu konusunda anında geribildirim veriyorlar. Örneğin bir konu üzerinde fazla konuştuysam, kendi açımdan öğreteyim kaygısıyla da derinleşmek istiyorum belki; ancak çocuklar alakasız bir konuda sorular sormaya başlayabiliyor, pat diye sıkıldıklarını dile getiriyor. Bu iyi bir şey. Yetişkin dünyasında “Acaba şimdi onu sıkıyor muyum bu anlattıklarımla?” diye düşünürken, çocuk dünyasında buna gerek kalmıyor. Çünkü yaptığın şeyin çocuk tarafından nasıl görüldüğü ayna gibi karşında oluyor çoğu zaman. Net, temiz ve gerçek.

Dinlemeye ayırdığım vakitlerin geribildirimleri ise çocukların bir şeyler paylaşmaya dair iştahıyla çarpıyor gözüme. Gerçekten duyulduklarını düşünmeseler benimle bu kadar çok şey paylaşırlar mıydı? Pek sanmıyorum.

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
Bu konuda önüme koyduğum şey aslında sınıfa dair bir uygulama olmayacak. Dinleme ve konuşma dengesini göz önünde bulundurmayı kendi hayatımda deneyeceğim.
Çıkmaza giren ilişkileri bir de bu süzgeçten geçirdiğimde neler olacağını merak ediyorum.
Bazen karşı taraf “kırılmasın” diye sürekli dinler halde oluyorum. Belki de bazen ipin ucunu kaçırıp karşı tarafı duymadan konuşuyorum habire.

Hayat bir denge işi kesinlikle. Duyduğun da konuştuğun da terazide ortak paydada buluştuğunda daha sağlıklı iletişim kurulabileceğine inanıyorum.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Bu haftaya bir kutlamam var. Çevremdeki ebeveynlerden ve öğretmenlerden bloga ve paylaşımlarımıza dair çok güzel geribildirimler aldım. Çocukla Barış’ın isminin yayılıyor oluşu beni çok mutlu ediyor. Bu ismin farklı coğrafyalarda, farklı insanların ağzından güzel kelimelerle dökülüyor oluşu büyüleyici bir etki.

Ayrıca Öğretmen Köyü’müze de bir geribildirim çağrısında bulunduk. Bu hafta da onun toplantısı olacağı için heyecanlıyım. Takip eden arkadaşlardan duyacaklarımız eminim bundan sonrası için de güzel fikirler verecektir bize.

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 18. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Öğrencileri dikkatle dinlemek onların dediklerine değer verdiğimizi ve onları ciddiye aldığımızı gösterir. Dinlemek öğrencilerin anlayış, bağlantı ve güven ihtiyaçlarını karşılar.
Eğer bir sınıfta tek bir değişiklik yapabilecekseniz, daha fazla dinlemek belki de yapabileceğiniz en önemli değişikliktir.  Herhangi bir gün, ne kadar konuştuğumuza ve ne kadar dinlediğinize dikkat edin.

Zamanın yüzde kaçını konuşmaya, yüzde kaçını dinlemeye ayırıyorsunuz?

Ben ne düşünüyorum?
Haftalardır dönüp dolaşıp dinleme ilgili pek çok şey yazdım ama ne kadar yazsam da az gibi. Öyle önemli, öyle temel bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum sınıfta.

Hatta geçen gün, keşke bunun bir uygulaması olsa demiştim. Okulda geçirdiğim vaktin ne kadarında konuşuyorum ölçse, bana gösterse, oradan kendime hedefler belirleyip, kendimi takip edebilsem. Belki vardır, bileniniz varsa, haber verin olur mu? Ya da yapabileniniz varsa yapsa ne güzel olur :)

Anlayış, bağlantı ve güven...Çocuklarla paylaştığım alanlarda varlıkları pek mühim olan ihtiyaçlar. Dinleyemediğimde ilk olarak bağlantının koptuğunu hissediyorum. Bazen öyle bir kopuyor ki, sesini duyuyorsun kopuşun. Sonrasında diğer ihtiyaç rezervleri boşalmaya başlıyor. Sonrasında yetişkin isyanları...''Bir sessiz olun'', ''Beni dinler misiniz!'', ''Neden dinlemiyorsunuz?''
Sevgili Vivet'in dinleme ile ilgili çalışırken duyulmak istiyorsan, önce dinlemeyi dene, dinledikçe duyulabilirsin minvalinde paylaşımları geliyor aklıma. Gerçekten...Dinleyebildikçe anlıyor, bağlantı kurabiliyorsun, otomatik tepkilerin azalmaya başlıyor.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Çocukların geribildirimleri neler?

Benim için bu konuda üç önemli alan var,ikisi direk çocuklarla ilgili. İlki, sınıfın duygusal güvenliğini sağlamada bir önkoşul beceri olan dinlemeyi, sınıfın bir rutini haline getirmek, yalnızca dinlemek-duyulmak için buluşmak. Sınıflar akışı hızlı yerler, her an yapacak bir iş çıkıveriyor ve haliyle -hele ki kalabalık sınıflarda- bir çocuğun paylaşmak için can attığı bir şeyi duymaya alan açılamayabiliyor. Ancak bu bir rutin olsa, günün/haftanın hangi saatinde nerede toplanılacağı belli olsa ne güzel olur. Adresi ve zamanı belli olmayan ''sonra anlatırsın, olur mu? , ''işim bitsin, seni dinleyeceğim.'',''önce çalışmanı bitir, sonra paylaşırsın.'' yerine ''bunu çemberde paylaşabilirsin.'' , ''akşam toplantısında bunu hepimize anlatır mısın?'' gibi cümleler güven veriyor, bağlantıyı güçlendiriyor ve olası çatışmaları bir ahenge dönüştürüyor.

İkincisi, dürüstlük. Dinleyemeyebilirsin ve öyle görünüyor ki bir süre daha dinleyemeyeceksin. O zamanlarda dinliyormuş gibi yapmanın bağlantıya zarar verdiğini düşünüyorum. Elimde kağıt kalem, bir iş yaparken yanımda, başlayıveriyor anlatmaya. Dinlemiş gibi yapmayıp, ''söyleyeceklerini önemsiyorum ve dinlemek istiyorum, ama hemen bitirmem gereken bir işim var, yemek yerken konuşalım mı?'' Böylesi bir şeyi ilk söylediğimdeki şaşkınlığı hatırlıyorum. Sonrasında yerini güvene, duyulmaya bırakan bir şaşkınlık.

Üçüncüsünü de paylaşayım :) Can kulağı ile dinlemeyi sınıftan dışarı çıkarabilmek...Dostlarınla, çalışma arkadaşlarınla da deneyimleyeceğin alanlar yaratabilmek önemli. Bu beceri de, kullandıkça gelişiyor. Adımını attığın her yere dinleme tohumları ekip, hep birlikte sulamak, huzurlu ve güvenli serinliğinde birlikte oturmak :)

Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?

Sınıfımızın kalbi çemberimize, giderek ballanan çemberimize devam etmek. Çember ile ilgili yapmayı kararlaştırdığımız ama benim fırsat yaratamadığım işleri önceliğime almak ve yapmak istiyorum.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Kutlamam var a dostlar :) İçinden çıkıp filizlendiğimiz Öğretmen Köyümüz'den geribildirim alma haftası bu hafta. Yoğun akışlara kendimizi bırakmayıp, topluluğumuzu Çocukla Barış'a geribildirim vermeye davet eden bizleri kutluyorum, bununla birlikte geribildirimin güçlendirici güzelliğine inanmamızı, katılımcı ve barışçıl bir topluluk olma çabamızı da! :















Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 15. Hafta

 "Öğrencileriniz sınıfın kapısından içeri girdiğinde onları; paylaşacakları kendilerine ait düşünceleri, duyguları, ihtiyaçları, becerileri, ilgi alanları ve yetenekleri ile bütünlüklü insanlar olarak mı görüyorsunuz? Yoksa tembeller, rahatsızlık unsurları, yabaniler, talepkarlar ve asiler olarak mı?
Her günün başında ve tüm yıl boyunca düşünceleriniz genellikle sözlerinizden çok daha yüksek sesle iletişim kurar.
Öğrencilerinizi düşündüğünüzde aklınıza gelen on tane tanımlayıcı sözcük veya ifadeyi hızlıca defterinize yazın. Öğrencileriniz hakkında düşündükleriniz onların davranış biçimlerini etkiliyor olabilir mi? "
               Bağlantımız engelleyen nedenlerden biri de ahlakçı yargılarımızdı. İnsanların davranışlarını, yaşam şekillerini, fikirlerini doğru yanlış diye ayırt etmeye, ayıplamaya, bir kalıba sokmaya o kadar hazır haldeyiz ki. Üstelik bu yargıların çoğu biz okula gelmeden , zaten var olan okul sisteminin içinde oluşmuş ve bizim de ayak uydurmamız istenmiş yargılar. Bir çocuk yüksek sesle konuşuyorsa kesin çok bağıran bir öocuktur. Bir çocuk sınıfta ayakta dolaşıyorsa çok yaramaz bir çocuktur. Yaramaz ve bağıran çocukların davranışları yanlıştır. Doğru olan ise efendi (!) davranışlar sergilemektir. Şefkati,bağlantıyı engelleyen nedenlerden birinin yüzyıllardır bir sistemin parçası olması belki de çocuklarımızın bağlantısını baştan koparmıştır. Çocuklar bağlantı geliştiremediği bir  yerde de hem şiddete maruz kalan hem de maruz bırakan olarak hayatına devam ediyordur.

                   Yıllardır okulun bir parçası haline gelmiş bu yargıların yanında bir de gün içerisinde kendim de yakaladığım yargılarla karşılaşmak beni zorluyor. Farkında olmadan bazen kendim de bu yargıların içine düştüğümü kabul etmek ilk farkındalığım oıuyor. Fark ettiğim an yargılar defterime yazıyorum bunu. Yeniden yüksek sesle okuduğumda bunu gözlem cümlesine çevirip yeniden sınıfla paylaşıyorum. Somut gözlem cümleleri çocukların davranışlarını yargılamayan var olanı olduğu gibi aktaran kurtarıcılar olarak görüyorum. Okula başladığımdan beri çocuklarla derste, dışarıda neresi olursa olsun elimden geldiğince somut gözlem cümleleriyle iletişim kurmaya çalışıyorum. Onların da bunu fark ettiklerini ve bir çatışmayı anlatırken benim kurduğum cümlelere yakın cümleler kurmaya çalıştıklarını görüyorum.

                  Çocuklardan aldığım  geribildirimden
beni en çok etkileyen  kaynaştırma olan iki çocuğun başarısı oldu.  İlk okula geldiğimde sınıftaki çocuklardan tutun da okulun diğer bileşenlerine kadar herkesin taktığı etiketlerle bu çocuklar hakkında bilgi verildi bana. “Çok yaramaz, kurnaz bir çocuk, bir şey bilmiyor, anlamıyor, okuma yazmaya geçemez,kafası yerinde değil, fırlama” aklıma gelmeyen başka başka yargılar. Davranışlarına yönelik yargılardan arındırılmış cümlelerle ve eş değerli kurmaya çalıştığım iletişim hem onların sınıfla kaynaşmasına hem de akademik olarak yol kat etmemiz de en büyük etken oldu. Şimdi okuma yazmaya geçemez , umut yok diye etiketlenen çocuk okuma yazmaya geçti ve ortak yaşam alanımızda sorumluluklar alıyor.Yaramaz , kurnaz, baş edilemez denilen  çocuk ile 3+2 heceleri okumaya başladık. Şimdilerde ara bulucu olmak  istediğini söylüyor. Başından beri Özenç, Özge ve benim yapmaya çalıştığımızın, sınıf içindeki barış dilinin ne kadar dönüştürücü olabildiğinin benim için en güçlü kanıtı. Tabii diğer çocukları da paylaşmak isterim.Sınıfımıza dair başından beri onlarca yargı vardı, etiketleme vardı. Hatta çocuklar bunun o kadar farkındalardı ki , aramızda güven ilişkisini kurmak çok  uzun zaman aldı. Çünkü onlara dair okulda var olan yargılara karşılık, onların da sınıflarına gelecek öğretmenlere dair yargıları vardı. Dönüp geçirdiğimiz zamanları düşündüğümde inanılmaz bir yol kat ettiğimizi görüyorum. Örneğin bu hafta sağlık sorunlarımdan dolayı bir gün okula gidemedim. Okulda bir öğretmen gelmediğinde , o öğretmenin sınıfı zümrelerine dağıtılır. Ben ,çocukların kendi başlarına günü nasıl yönetebileceklerini görmek için , böyle bir şey yapmaları yerine Özenç’in rehberliğinde çocukların sınıfta kalmalarını rica ettim. Sağ olsunlar bu ricam karşılık bulunca  çocukların üç ders boyunca öğretmen olmadan  yapabildiklerini öğrenmiş oldum. Özenç’in o günün nasıl geçtiğini paylaşması, okuldaki iki öğretmenin çocuklardaki bu değişimi fark edip gelip benimle paylaşması beni inanılmaz motive etti.
                     Sonrası ile ilgili yine hayaller kuruyorum. Çünkü bu okula başlayınca hayaller kurarak o sınıfa girdim. Şimdi hayaller sınıfımızın bir günlük akışı oldu. Motivasyonum arttıkça yeni hayaller ekleniyor haliyle. Şimdilerde Özenç ile bu barış dili sınıflarını doğayla buluşturma sınıflarına nasıl dönüştürürüzü konuşuyoruz.
                      Bu haftaki kutlamam çocuklara. Onların yüreklerine, güvenlerine… Sizlere de doğru ve yanlışın ötesinde buluşabileceğinize inandığınız haftalar dileyerek haftaya görüşürüz diyorum.

27 Şubat 2018 Salı

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 17. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Beden dili, "üzerine güç" veya "birlikte güç" kullanmak perspektifi ile konuştuğumuzu karşımızdakine geçirebilir.  
Öğrencilerinize karşı nasıl bir beden diliniz var? Beden diliniz iletişim halindeyken neler söylüyor?
Boyları ne kadar kısa olursa olsun, "birlikte güç" perspektifinden konuşmak istediğimizi çocuklara iletmek için, onlarla göz teması kurarak konuşabilelim diye, çömelebilir veya bir yere oturabiliriz. Bizden uzun boylu olan öğrencilerimizi de göz teması kurarak konuşabilelim diye oturmaya davet edebiliriz.  


Öğrencilerinizin sizinle etkileşim halinde olduklarında hangi sıklıkla yukarı baktıklarına dikkat edin.


Ben ne düşünüyorum?
Bu haftayı okuduğumda zihnimde bir yolculuk başladı hemen geçmişe doğru. 16 hafta bitmiş. Oradan oraya bakarken, ne yazmıştım diye düşündüm ve “dinleme” haftasında durdum. (https://cocuklabaris.blogspot.com.tr/2018/01/ozgenin-sefkatli-egitmen-gunlugu-12.html)


“Çocukların duyulduğunu hissedebilmeleri için fiziksel olarak duruşuma, göz temasıma dikkat etmeye çalışıyorum. Aynı göz hizasında dinlemeyi önemli buluyorum. Duyduğum şey önemsiz bile görünse “geçiştirmeden” duyduğumu ifade ediyor ya da dikkatini konuya çekmek için birkaç şey söylüyorum.” demişim paragraf arasında. Şimdi bunu düşünüp konuşmanın tam sırası.


Beden dili, güç kullanmanın en gözle görülür hallerinden. Bunu hayatın birçok köşesinde görebiliriz. Politikacılar, patronlar, öğretmene kürsü veren, çocukların karşısına oturtan eğitim sistemi...


Masasına oturup sınıfa olan gücüyle bağıran, tehditler savuran öğretmenler… Bilmiyorum ben mi çok içliyim, yoksa öğretmen oldum diye mi; gözlerimin önünden gitmiyor o sahneler. Oturduğum sırada kalbimin güm güm attığı, huzursuzluğumu içimde eritmeye çalıştığım, yaşadıklarıma bir anlam veremediğim o zamanlar…


Sınıflarda süregelen oturma düzeniyle ilgili de yazmıştım geçen hafta: “Fakat ben öğretmenime bir hediye hazırlayacağım zaman kırk kere düşünürdüm. O yollar ve bağlar öylesine açık değil gibi gelirdi. Gönlümden geçeni hemen o an masasına gidip veremezdim. Çünkü masasına gitmek gerekirdi. Bu farkı şimdi çok daha net görüyorum.”


Aklımızda klasikleşen bu görüntünün tersine dönmesi için atılan her adıma dört elle sarılmak istiyorum. Normal olarak gördüğümüz şeyler düşündüğümüzde çocuklara ciddi zararlar verebiliyor çünkü.




x

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Bu yüzden sabah güne başlayacağımız zaman eşyaları masaya bırakıp “herkes yerine, günaydın, sağol” gibi ezbere kelimelerdense çocuklarla birlikte çemberde buluşmayı seviyorum.
Çember deyince aklıma internette fotoğraflarını gördüğüm alternatif okullar geliyordu eskiden. Sonra baktım ebeveynlerin desteğiyle kestirilen bir halı, diktirilen minderlerle de oluyor. Daha sonra Özenç ve Gülesra’nın okullarına gittim. “Yahu bırak şekli şemali, bak neler oluyor” dedim. Sıralarda oturuyorlar, elden ele gezen bir konuşma nesnesi; çiçek. Biz de çocuklarla yan yana.
Çocukla bir araya gelmek isteyince her şey oluyor aslında.


Çocukların geribildirimleri neler?
“Öğrencilerinizin sizinle etkileşim halinde olduklarında hangi sıklıkla yukarı baktıklarına dikkat edin.” Bu cümleden çok güzel geribildirim olur aslında.
Sıradan bir konuşmada karşılıklı ayakta dururken eğer çocuk yaklaşıyorsa, gerçekten bana ulaşmak bir şey söylemek istiyorsa durumun farkına varıyorum ve elimdekini bırakıp eğiliyorum.
Eğer yukarı baktığı süre uzuyorsa ekstra bir durum olduğu belli oluyor zaten.
Çocuklar duyulduğunu gördüğünde kendilerini değerli ve güvende hissediyorlar gözlemlediğim kadarıyla.


Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Kendimden ziyade; gün içinde bazen on dakika oturmadan çocuklarla koşturan, duyduklarına kulaklarını açıp kalpten cevap veren, gözleri çocukların gözlerine değen öğretmen arkadaşlarımı kutlamak istiyorum.

Haftada bir gün Çanakkale’deki Bbom okulu Bilge Leylek’e yaptığım ziyaretler bana bunu hissettirdi özellikle. Kalabalık gruplarla çalışan öğretmenlerin bu konudaki çabası daha da takdir edilesi. Bu çaba ise sevgilerin en güzel örneği...