29 Mart 2020 Pazar

Aslında bir konu var! “Korona günlerine destek”

Son günlerde gerçekleşen ve tüm dünyayı saran küresel salgın ile günlük hayatımızın rutinleri değişti. Süreci anlamlandırma ve değişen günlük rutinlerimiz üzerine düşünmeye göz kırpacak bir liste hazırlayalım dedik. 


“Aslında Bir Konu Var” başlığı ile paylaştığımız ilk listede çocuklarla şiddet, ölüm, cinsellik gibi konuları konuşmak için destekleyici araçlar paylaşmıştık. 
Bu listede ise çocukların Korona virüsüne dair merak ettiklerine cevap olacak bir rehber ile evimizde kaldığımız günlerde biz yetişkinlere ve çocuklarla geçirdiğimiz zamanlara destek olacak kitapları seçtik. 

Sağlığımızın yerinde olduğu, birlikte güçlendiğimiz günlere...

1)Meraklı Çocuklar İçin Bir Rehber
Yazan : Erica Nerini Daniela Longo
Resim ve Grafikler : Alessia Catania Daniele Gozzi 
Çeviren : Gamzegül Acka Koca 


Çocukların akıllarına gelebilecek  Corona’ya dair bir çok soruyu cevaplamak üzere güçlendirici bir dille hazırlanmış bilgilendirici bir rehber. 
İstanbul Kent Konseyi tarafından İtalyanca’dan çevrildi. 
Çocukların bilgi edinme hakkını ve yüksek yararını gözeterek; sade,dikkat çeken görsellerle masal tadında başlayan  bir anlatım. 
 Masala başlamadan çocuklara James Stephens sözüyle sesleniyor :


“Korkuyu, cesaretten çok merak yenecek!” 

Meraklı Çocuklar İçin Rehber Link :>:>:>


2)Başımızda Kuşlar
Yazan ve Resimleyen : Sandra Gobet
Çeviri: Genç Osman Yavaş
Final Kültür Sanat Yayınları


Kapağı  açar açmaz bizi karşılayan etkileyici illüstrasyonları ile merak uyandıran, lirik bir kitap. Almanca asıllı olan kitabın çizimleri yine yazarı tarafından farklı tekniklerle tasarlanmış.
Kuş severlerin çok beğendiği bu kitap; ihtiyaçlarımızı, birlikte güç kullanmayı, bize  sunulan armağanlara dair farkındalığımızı, sevdiğimiz şeylerle olan bağlantımızı, özgürlüğün kıymetini ve şükranı hatırlatıyor bizlere.  
Uzak bir ülke düşünün; hepimizin atalarının yaşadığı bir ülke belki de…Bu ülkede durum diğerlerinden biraz farklı. Burada kuşlar yuvalarını insanların başlarının üzerine yapıyor. Karşılığında da insanlara  uçmakla birlikte inanılmaz armağanlar veriyorlar.
Sinek Kuşunun Antonella’ya sihirli fikirler armağan etmesi gibi.
Ya da Papağan’ın, konuşkan olmayan Manuel’in yerine konuşması gibi.
Onlarca kuşun onlarca hediyesi…

Hikaye bu ya; her ülkede olduğu gibi burada da bir süre sonra yolunda gitmeyen bir şeyler başlar. İnsanlara endişe ve kaygı duyguları hakim olur. İnsanlar bu özel kuşların kendilerini terk etmeleri  korkusuyla onları tutabilecekleri özel şapkalar üretmeye başlarlar. Bu şapkaların içinde özgürlüklerini yitiren kuşlar armağanlarını sunamamaya başlarlar. Üzülürler, ağlarlar, konuşamazlar, tüylerini dökerler ve renklerini kaybederler. İnsanlar da mutsuz olurlar.  Bu şapkalarla birlikte bu ülkedeki her şey bir anda altüst olmaya başlamıştır. Yine de bu ülkede her şeye rağmen kuşlar için şapka istemeyen insanlar vardır. Bu insanların yürekten inandıkları bir şey vardır :
“Sevdiğin ve seni seven  şeyin seninle kalması için özgür olması gerekir. “ 
3)Odamda Yolculuk 
Yazan: Xavier de Maistre
Çeviren: Işık Ergüden 
Kırmızı Kedi Yayınevi 


Her birimiz günlerdir evimizden çıkmamaya gayret ediyoruz. Küresel salgına karşı odalarımızdaki dünyayı keşfetmeye çalışıyor, uzaktan çalışıyor, çocuklarla ve öğretmenlerle buluşuyor, yeni düzene alışmaya çabalıyoruz.
Böyle bir dönemde Odamda Yolculuk’u raftan çıkardık ve sayfalarını karıştırdık. 18. yüzyıl sonu yazarlarından Xaiver de Maistre, tutsaklığını ironik bir özgürlük metnine dönüştürmeyi becererek edebiyat tarihine geçmiş. Kendisini kısıtlayan dış koşullara inat, insanın kendi bedeniyle ruhunu birbirinden ayrıştırmasının mümkün olduğunu öne sürüyor ve çevresi otuz altı adımdan ibaret ‘kocaman’ odasında kırk iki günlük zorunlu bir hapse sürüklendiği bu günleri ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. 


4)Anneanne Gezegeni
Yazan: Melisa Kesmez
Resimleyen: Elif Deneç
Nesin Yayınevi 


“Anneannesinin yaşadığı yer başka bir gezegenmiş gibi geliyordu Kuzgun’a.
Geldiği yere hiç benzemiyordu.
Sanki oraya arabaya binip gitmiyor da, bir rokete binip uçuyordu. 
Kuzgun orada bambaşka biri olup çıkıyordu.”


Öykülerini severek okuduğumuz Melisa Kesmez ilk çocuk kitabını “Anneanne evi denilen o büyülü yerde, anneannesinin yamacında büyüyen ve belki de şimdilerde onu çok özleyen çocuklara..” ithaf etmiş.
Biz de bu öykü kadar sıcak ve içten yaz günlerini anneanne, babaanne veya dedemizle geçirmenin özlemini çekiyor, salgına karşı alınan önlemler sonucu onlardan uzak kalmış olabiliriz son günlerde. 
Nesin Yayınevi tarafından “7’den 70’e hem küçüklere, hem büyüklere” kategorisine giren bu kitap ile evinizde kendi anneanne öykülerinizi paylaşabilir, özlediklerinizi arayarak hasret giderebilirsiniz. 


5)Bir Problemle Ne Yaparsın?
Yazan: Kobi Yamada
Resimleyen: Mae Besom
Nar Çocuk Yayınları

Belki daha önce duymuşsunuzdur, Bir Fikirle Ne Yaparsın?’ı. İşte bu da aynı yazardan, Kobi Yamada’dan. Benzer bir şekilde, bu kitapta da, problem içimizde dönüp duran bir halden, bir şekile, somut bir görüntüye kavuşuyor. 
O somutluk bile o kadar iyi geliyor ki. 


O içini sıkıştırıp duran problemi, bir anda yanında görünce ne yapacağımızı bilemeyebiliriz. Kitapta pek çok yol var: Korkabiliriz, kaçabiliriz, kafamızda büyütebiliriz, görüldüğü anda çözüp yok etmeye çalışabiliriz, cesaretle durup bakabiliriz. Kitapta da, bir çocuğun halden hale geçen bir problemle yüzleşme öyküsü. İçinden geçtiğimiz zamanlarda ifade etmekte zorlandığımız problemler olabilir, çocuk ve ebeveynin birlikte bir keşif yolculuğuna çıkması için keyifli bir fırsat.


6)Bir Telefonluk Masallar
Yazan: Gianni Rodari
Resimleyen: Bruno Munari
Çeviren: Eren Cendey
Can Çocuk Yayınları


O kadar güzel ki… Bu listeyi oluştururken aklımıza aralarında mesafeler olan insanlar geldi, telefonların, belki görüntülü aramaların içeriğinin masal olması nasıl olurdu? Bu kitabın hikayesi biraz böyle. Bir baba, haftanın pazar günü dışında evde değil, tüm İtalya’yı dolaşarak ilaç satmaya çalışıyor. Bu baba ile kızın aralarında bir anlaşma var. Baba nerede olursa olsun, akşam dokuzda kızını telefonla arıyor ve masal anlatıyor. Ama öyle uzun uzun masal da anlatamaz, çünkü jetonlar paralı. Bu durum o kadar yaratıcı bir fırsata dönüşmüş Bir Telefonluk Masallar ile.


Kısa kısa, yaratıcı, şaşırtıcı masallar okumak isteyenlere…



7)Anlat, Kaydet, Kendini Tanı
Yazan: M. Banu Aksoy
Resimleyen: Gökçe İrten
Redhouse Kidz


Bu Kitap Senin serisinin, üç kitabından biri Anlat, Kaydet, Kendini Tanı. Üçü de birbirinden özenli ve keyifli. Kitap okumak ile yazmak arasında bir form, bu kitap seninle konuşuyor ve seni bir oyuna davet ediyor. Sana seninle ilgili sorular soruyor, hayatınla ilgili ayrıntıları buraya kaydetmenin keyifli yollarını öneriyor. İçinden bir kaç örnek paylaşayım: ‘’Tanıdığın en ilginç insan kim? Neden onu ilginç buluyorsun?’’, En son gördüğün rüyayı anlat, Başından geçen en büyük kazayı anlat gibi…


Kitapta bu gibi pek çok soru, yaratıcı bir  tasarımla, yazma hevesi uyandıran bir formla karşımıza çıkıyor. Evde daha çok vakit geçirip, kendimizle kalma ihtimalimizi kendi kitabımızı oluşturmaya dönüştürebilecek bir alternatif.

23 Mart 2020 Pazartesi

''Bunu Çocuklara Nasıl Anlatacağız?'' Özenç


Daha önce yaşamadığımız, yaşam tecrübelerimizin içinde olmayan bir durumun içindeyiz. Konu ile ilgili günden güne değişen haller, başımıza gelen hayat, günlük akışımızı epeyce etkiledi, etkilemeye ne kadar ve nasıl devam edeceğini ise henüz bilmiyoruz. Bu belirsizlikler içinde yaşamlarımızı sürdürmeye çalışan insanlar olarak zorlandığımız, sıkıştığımız zamanlar olabilir. Bununla birlikte öğretmensek, evebeynsek, bir çocuğun bakımvereniysek zihnimize sık sık bu soru düşüyor olabilir: Bunu çocuklara nasıl anlatacağız?

Bu soruyu sorma nedenimizle bağlantı kurmamız önemli, çünkü ne diyeceğimiz, nasıl diyeceğimiz tam olarak buna bağlı. Kendimiz endişeliysek çocukların da endişeli olabileceğini düşünüyor olabiliriz, anlaması için desteğe ihtiyaç duyduğunu düşünüyor olabiliriz ya da halihazırda güvenilir olmayan kaynaklardan öğrendiğini tahmin ediyor olabiliriz ve tabii ki bunların her birinde bizim beden ifademiz, konuyu ele alış biçimimiz, neyi nasıl ne kadar anlattığımız epeyce farklılık gösterir. 

Bir sonraki adım olarak, bu sorunun cevabını vereceğimiz çocukla bağlantı kurabiliriz, onu gözlemleyebiliriz. Belki endişe, kendi endişemizdir, çocuğun gündemine bizimki gibi girmemiştir bu konu. Anlaması için desteğe ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsak, öncelikle sorabiliriz o nasıl yaşıyor, neyi merak ediyor. Bu gibi konularda, üzgünüm ki, epeyce deneyim edindiler. Bizimkine oranla kısacık yaşamlarına savaş, doğal afet, salgın hastalık sığdırdılar. Geçen gün bir toplantıda arkadaşım, ''çocukluğunu bu zamanda yaşamak, sıkıştırılmış bir dünya tarihi dosyasına benziyor.'' dedi, öyle gerçekten.

Bununla birlikte sosyal medyada, televizyonda, pek çok internet sitesinde ne yapmamız gerektiği ile ilgili o kadar çok liste ile karşılaşıyoruz ki. Çocuklarla izlenebilecek filmler, oynanabilecek oyunlar, etkinlik önerileri, erişime açılmış pek çok platform... Tüm bu süreçte, çocuklarla ilişkimizin rutinleri de değiştiğinden bir pusulaya ihtiyaç duyuyor olabiliriz, neyi neden yaptığımız karışmasın, içimiz rahat, gönlümüz olabildiğince ferah olsun.


Pek tabii, pek çok farklı yol olabilir. Yolumuz, yönümüz değerlerimiz ile şekilleniyor ve benim için evlerde ya da çocuklarla her neredeysek,  barışı onların katılımıyla var etmek çok kıymetli.
O nedenle bu süreçte içime sinen yolu bu cümle çiziyor: Çocukların bilgi edinmeye hakkı, güvende hissetmeye ihtiyacı, bunları sağlamak için de biz yetişkinlerin sorumlulukları var.

Şimdi bu üç başlıkta neler yapılabileceği ile ilgili pek çok şey sıralayabilirim ancak o başka bir yazının konusu olsun istiyorum. Öne çıkarmak istediğim bu bağlam. Eylemlerimizi, yaptıklarımızı ya da yapmadıklarımızı bu şekilde gözden geçirmek nasıl olurdu? Bence sadece yavaşlayıp bunu düşünmek dahi, iç karışıklığımızı giderebilir, yolumuzu oluşturmamızı kolaylaştırabilir. Belki aynı şeyleri yapmaya devam edebiliriz, ancak bu sefer başka bir farkındalıkla.

İlk defa bu yazıda, kendimi paylaştığım insanlar öznesinin içerisine ekledim. Çünkü ben de anlamaya çalışıyorum, ben de deniyorum, ben de desteğe ihtiyaç duyuyorum, ben de yazarken kendimizi okuyorum, içimdekileri temize çekiyorum.

Neler olup bittiğini -içimizde ve dışımızda- anlamaya çalışırken  biriktirdiklerimizi paylaşarak, dayanışarak geçsin dilerim günlerimiz, çünkü her şey birbirine bağlı, biz birbirimize bağlıyız.

*Resimdeki görsel, Bolivya'da yaşayan sanatçı ve çiftçi Annemarie Barrett'e ait.







11 Mart 2020 Çarşamba

Feminist Alfabe - Özge

“Ayrımcılık; bir kişiye, benzer durum ve koşullardaki diğer kişilerden farklı ve eşit olmayan bir muamele yapılması” şeklinde açıklanıyor.* 
Ayrımcılık kapsamında ortaya çıkan bu yargı ve fikirler cinsiyet, dil, din, ırk gibi pek çok konuda gerçekleşebiliyor.
“Çocukla barış” diyerek çocuklarla inşa etmeye çalıştığımız barış ortamının yanı sıra kendi ilişkilerimizde ve kurduğumuz iletişimde toplumsal yargılardan arınmış, olduğumuz hale kabulün bizi sardığı bir yaşamı hayal ediyorum. 


Toplumsal cinsiyet kavramını kendi yaşamımda dert edinmiş, dönüştürmeye çalışırken çocuklarla birlikte bir sınıfı paylaşmaya başladığımda önemini asıl o zaman anladım. Çocuklar okulda zeminini hazırladığımız ortama göre şekil alıp davranış kalıpları geliştiriyor; dil, tutum ve becerilerini şekillendiriyor. 
Medya ve toplum akıl almadık kalıplar, yenilenmemiş fikirler ile zihnimizi doldururken çocuklarla da çalışıyorsak bunları fark edip arınabilmenin, daha eşitlikçi bir dünya kurarak dilimizi dönüştürebilmenin hayalini taşıyordum o günlerde de.
O dönem sınıf çemberlerinde sık sık önümüze düşen konulardı: 
“Ben kızım diye ağaca tırmanamazmışım.”
“Arkadaşlarım pembe giydim diye güldüğünde üzülüyorum.”


Dilimizde belli kalıplar, oyunlarımızda sınırlı kurallar varken çocukları güçlendirecek kitaplar önümüze daha sık düşer olmuştu o dönemlerde. Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler serisinin ilk kitabı yeni çıkmış, çocukların elinden düşmüyordu. Okulda türlü örneği oturup konuşurken cesur ve güçlü kadınların hikayelerini okumak ilham oluyordu belki. Bunun gibi daha pek çok kitap basıldı. Ancak hem sorunu daha iyi tanımlamak hem de küçük çocuklarla bu konuların nasıl çalışılacağımız konusunda uygulama örnekleri bulmak hala biraz muammaydı. 


Bundan iki yıl önce Hatice ile ortak dostlar aracılığı ile tanıştık. Bir gün boyunca türlü türlü çocuk kitabı inceledik. Hayaller kurduk, düşledik. Bunlardan birinin tohumu tuttu, şimdilerde bir set halinde paylaşılıyor: “Feminist Alfabe” 
Bu konu ikimiz için de ortak bir dertken, alfabe kitaplarının bir konuyu az ve öz bir şekilde anlatabildiğini görüyorduk. Biz de “çocuklarla bunu nasıl konuşabiliriz?” deyip kendi feminist alfabemizi uzaktan yazışarak oluşturmaya başladık o zamanlar.
Devamında Ankara’da neler olduysa oldu, çok güzel insanlarla karşılaştı bu fikir. Linda “Ben keyifle çizer kitabın tüm görsel işini alabilirim” dedi. Af Örgütü’nden Onur “Bunu basabilir, ücretsiz dağıtabiliriz” dedi. 
Bize de Hatice’yle üzerine okuyup, konuşup uzun uzun yazmak düştü. Çünkü zamanla gördük ki tek başına bir çocuk kitabı yeterli olmayacak. İçerisinde aktivizm, barış, cesaret, çeşitlilik gibi kelimelerin olduğu bu kitabı çocuklarla çalışanlar nasıl kullanabilir, onları ne şekilde destekleriz diye düşündük. Ve Feminist Alfabe Uygulama Rehberi bu niyetle ortaya çıktı. Bu rehbere Feminist Alfabe’de yer alan kelimelerle ilgili açıklayıcı bilgiler, etkinlikler, öneri şarkı ve kitaplar koyduk. Çocuklarla uygulamalarımıza yardımcı olsun diye.


Çocukların eli değsin, bu konu oyunlarla renklensin ve çocuklar arasında konuşabilsin diye kart setini düşündük. Sınıflarda birlikte etkinlik yapabilmek için de alfabenin geniş posterleri eklendi. Biri de çocukların kendi Feminist Alfabelerini oluşturabilmeleri için boş olacak şekilde...
Şu ana kadar bu seti alıp inceleyenler oldu, çocuklarla paylaşıp kullananlar… Gelen geri bildirimler oldukça sevindirdi. Kelimelerin, onlara yüklenen anlamların dünyamızı şekillendirdiği bu hayatta çocuklarla; paylaşmaktan, dayanışmadan, sevgiden, birlikten bahsedebilelim, birlikte hayaller kurup ilham olabilelim diye bu seti hazırladık. 

8 Mart günü Feminist Alfabe ile ilgili haberler, duyurular paylaşıldı. Biz de çocuklarla ve öğretmenlerle uygulamalar yapmak için planlar yapıyoruz. 
Çocukların kendi gücünü fark edebildiği, birbirini destekleyip farklılıklarıyla yan yana durabildiği, ayrımcılıktan uzak eşit ve özgür bireyler olabildiği barışçıl bir dünyanın hayali hep canlı içimde.
Son olarak buradan da duyurmuş olayım: Feminist Alfabe Setini edinmek isteyen okul, öğretmen, çocuklarla çalışan kişiler ihe@amnesty.org.tr'ye yazarak ücretsiz ulaşabilirler. 


http://www.sivilsayfalar.org/sivil-sozluk/ayrimcilik/


6 Mart 2020 Cuma

Ayrımcılık-Gülesra


Her Çarşamba yayınlanan yazı dizimizin ilki bu ay yine bendeydi. Sağlık sorunlarım  ve son yaşanılan olaylar örgüsü nedeniyle geç yazmış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum.
Hafta sonundan beri Özge ve Özenç’e :
 “Canlar yazamıyorum! Bilgisayar başına geçemiyorum.” Vb cümleler yazarak  bana her daim açık olan, tereddütsüz her halimi koşulsuz anlayan kalplerinin anlayışına bıraktım kendimi.
Ardından geçirdiğim yüksek ateşli günler ve halsizliğim bu “Yazamama” halime tuz biber oldular.
Tüm naiflikleriyle şifalanmam ve toparlanmam için söz döken Özge ve Özenç’e derin bir şükranım var.
Bu halimi anlamaya çalışırken, bugün, içimde derin bir yas fark ettim.
Son zamanlarda mültecilere dair yaşanılanlara karşı duyduğum çaresizlik  bugün şehir içi dolmuşunda yine duyduğum o cümle ile canlanıverdi:
“Ama Suriyeliler’de…”
Mart ayının yazıları için farklı temalar belirlemiş olsak da bir anda neden yazamadığımı; dile gelmemiş olan çaresizliğimin, tutulmamış yasımın beni nasıl da kilitlediğini fark ettim.
Sınırda yüzlerce çocuk temel ihtiyaçları bile karşılanmadan ; şiddet, baskı her türlü onur zedeleyici muamele ve her türlü istismara açık bir şekilde öylece bekletilmesi,tüm bu olanlardan koruyacak bir koruyucu mekanizma bir tarafa yaşam hakları için bile bir tedbirin olmayışı, isimlerini bile bilmediğimiz; sayı olarak raporlara düşen çocuk canları…
İlk değil üstelik yaşanılanlar.
Kocaeli’de kendini mezarlıkta asan 9 yaşındaki Vail El Suud ‘de ilk değildi.
 Dışlanan, yoksulluğa, güvensiz sokaklara terk edilen binlerce isimsiz  çocuk ilkti belki de…
İçim paramparça.
Bir şey yapamamış olmanın yası var.
Yine de ucundan da olsa bir yerlere dokunur  diye yazmaya çalışacağım.
"I don't know where I am going , but I am on my way .."
Delawer Omar Art 
Meselenin en  başına gittiğimizde  zulüm korkusuyla, hayati tehlike korkusu veya haysiyetinin zedelenmesi nedenleriyle her şeyini geride bırakarak ülkesini terk etmek zorunda kalmış bu kişilerin öncelikli olarak güvenliğinden bizim sorumlu olduğumuzu bilmemiz gerekir. Güvenliklerinin sağlanması ile birlikte, yaşamlarını devam ettirebilmeleri, olası dönme ihtimallerine karşı döndüklerinde yeniden yaşamlarını devam ettirebilmeleri adına tüm olanakların ve desteklerin sunulması ile yükümlüyüz. Üstelik bu yükümlülük sadece Türkiye’nin değil diğer devletleri de ilgilendiren uluslar arası bir yükümlülüktür.
Vatandaşlık hakkının verilmesi süreci bir yana bu süre içerisinde entegrasyonlarını sağlayabilmeleri adına dil,kültür vb alanlarda destek mekanizmalarının aktif işlemesi gerekmektedir. Hatta güvenli 3. bir ülkeye yerleşmeleri için bile destek olunması ve tüm olanakların sağlanması  gerekmektedir.

Tüm bunlar elbette hukukta yer aldığı gibi gitmeyebilir ki gözlemlediğimiz ve kendi deneyimlerim doğrultusunda gitmediğini de görüyorum.
 Yine de tüm bu hak boyutlarını bilmek ve öncelikli olarak buradan bağlantı kurabilmek,meselenin vicdani boyutundan öte ilk olarak  insani,hak temelli boyutundan bakmak çok önemli diye düşünüyorum. Özellikle sosyal medyada “Hiç mi acımıyorsunuz?” , “Vicdanınız nerede?” gibi çocukla eşdeğerli ilişkiyi zedeleyen dikey söylemler; hak temelli bakılmayan/yapılmayan her eylemin  “vicdan,acımak” gibi kavramların ortadan kalkmasıyla her türlü krize yol açabileceğini açıkça bize gösteriyor.
Öncelikli olarak BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin 4 temel ilkelerinden olan
*Ayrım gözetmeme
*Yaşama ve gelişme hakkı
*Çocuğun yüksek yararının korunması
Şemsiye hakları sık sık hatırlatmakta fayda var. Hem kendimize hem de taraf devletlere. Taraf devletler çocukların yüksek yararını gözeterek kararlar almak ve eyleme geçmek durumundadırlar. Türkiye’de sözleşmeyi imzalayan bir ülke olarak çocuklar için derhal harekete geçmek durumundadır. Bizler de  sık sık Çocuk Haklarını gündemleştirerek bu yaşanılanların önüne geçilmesi, bir daha yaşanmaması, toplumda Çocuk Haklarının farkındalığının yaratılması; bu hakların tüm çocukların  için olduğunu hatırlatarak harekete geçmek durumundayız.
Peki sadece hak temelli yaklaşmak yeterli mi? Hak temelli bakıp yine de turnusoldan geçtiğimiz olmuyor mu?
Elbette oluyor.  Öncelik için insan hakları çerçevesinden bilmek ve yaklaşmak önemli ama yeterli değil.
Örneğin iki gün önce   bu hukuki boyutunun farkında olan insan haklarına hakim bir arkadaşım  Suriye’li bir genç tarafından yaşadığı  gasp olayı nedeniyle yaşanılanlara “Ama Suriyeliler de..” şeklinde yaklaşıvermişti.
Gördükçe sıkışıyorum, zorlanıyorum. Bununla birlikte bunu dert edinen insanların var oluşuna dair inançla da yeniden güçleniyorum. Ve şimdi daha çok ses etme ve hatırlatma zamanı diye düşünüyorum.
·    
Peki tüm bunlar yaşanırken ben ne yapabilirim?
-Dayanışabilirim.
Mültecilerle çalışan STÖ lerle, Hak kurumlarıyla, ayrımcılık karşıtı çalışan topluluklarla dayanışmak, üye olmak, gönüllü destek vermek.
-Duyurabilirim.
Bir hak ihlali ile karşılaştığınızda bunu olabildiğince objektif gözlemleyip,çocukların yüksek yararını gözeterek  duyurmak, gerekli mekanizmalara haber vermek.
-Yaşamsallaştırabilirim.
İlle bir yaşamsal kriz yaşanması beklemeden, bir Suriye’li çocuk ile aynı öğrenme ortamını paylaşmadan, üçüncü sayfa haberleri ile gündemleşmeden ayrımcılık konusunu içselleştirmek. İmtiyazlarımız üzerinden güç kullanmanın ne denli zarar verdiğini fark etmek. Kendimizle başlayıp en yakın halkadan başlayarak; ailemizle, komşumuzla, öğrencilerimizle, meslektaşlarımızla, çevremizdekilerle “Ayrımcılık” üzerine konuşmak ve  çalışmak.
-Başkasını fark edebilirim.
İnsan Hakları konusunda duyarlı ve tüm bu hukuki süreçlere hakim olmasına rağmen mültecilerle bağlantı kuramayan birini fark ettiğimizde onun da bir şeye özlem duyduğunu fark etmek. Özlemini duyduğu şeyi,duygusunu,  İnsan Haklarına dair bilgi birikimine rağmen bağlantı kurmasını engelleyen olayı/ihtiyacı bulmasında yardımcı olup yeniden mültecilerle empati kurmasına alan açmak.

Tüm  bu yazdıklarımı sınıfımda, ailemde, çevremde ilmek ilmek örmeye çalışırken 4 yıldır birlikte yol yürüdüğüm; şefkatleri ile bu süreçte içimi sarıp sarmalayan sevgili Özenç’e ve Özge’ye ;
Çocukla Barış’a şükranla…

Not: Görseldeki tablo Suriye'li  ressam Delawer Omar'a aittir.
Tablo;  "Mülteci" sergisinde "I don't know where I am going , but I am on my way .." cümlesiyle sergilenmiştir. 






28 Şubat 2020 Cuma

Kendinle, Çocuklarla, Öğretmenlikle ve Yeryüzü ile Bağlantı 2

Geçtiğimiz ay başladığımız seriye bu ay da kendimizle, çocuklarla, öğretmenliğimizle ve yeryüzüyle bağlantımızı güçlendirebilecek kitaplar üzerinden devam ediyoruz. 





x
x




Öğretmenliği, çocuklarla ilişkilerimizi, eğitim ortamlarını odağa alarak listeler hazırlamaya çalışsak da tüm bunların temelinde kurduğumuz ilişkilerin ve bağlantıların köklerini görüyoruz. 
Bu kökleri beslemek; can suyu vermek gibi yaşamımıza. Kendimizle bağlantımız güçlü oldukça yaptığımız iş anlam buluyor, çocuklarla ilişkilerimiz güçleniyor. Köklerden gövdeye gelen can suyu dallara uzanıyor. Bir de yaşadığı toprağın farkına varınca, aldığı havanın, içtiği suyun...Yeryüzüyle bağlantımız güçleniyor o zaman. Bizi yaşama bağlayan, varlığımızı hatırlatan...



Günlük yaşamımızda bile bu yaşam ağacını hatırlamak, bağlantımızı taze tutmak niyetiyle...


1) Mükemmel Olmamanın Hediyeleri
Yazan: Brene Brown
Çeviren: Işıl Ölmez
Butik Yayınevi


“Hikayemize sahip çıkmak ve bu süreç içinde kendimizi sevmek, yapacağımız en cesurca şeydir.” 
Kırılganlığın Gücü isimli Tedx konuşması* ve şiddetsiz iletişim eğitimlerinde verilen referanslar aracılığı ile duymuş olduğumuz Brene Brown’un altını çize çize okuduğumuz kitabı. 
Tamamen kendinizle çıkacağınız bir yolculuk: hayatı bütün kalbinizle, kendinize dürüst olarak yaşama devrimine katılmak için bir davet. 


“Cesaret, Merhamet ve Bağlantı: Kusurluluğun Armağanları” ekseninde yazılan kitapta pek çok yol işareti var. İngilizce -compassion- kelimesi yerine -merhamet- kullanılmış.Bunun yerine -şefkat-i koyarak okuduğumuzda yolculuğumuzda çok daha anlamlı bir yere oturdu satırlar. 

Yazarın deneyimlerinden şeffaflıkla bahsetmesi ise okuyana içten ve samimi geliyor. Ayrıca kitap “bağlantı” üzerine derinleşebileceğiniz çeşitli fikirler içeriyor. 




2) Eğitim Üstüne Seçilmiş Yazılar
Yazan: Aziz Nesin
Nesin Yayınevi


Aziz Nesin yaşamını çocuklarla renklendirmiş, vakfında güzellikler yeşertmiş, ömrünü fikirlerini kaleme alarak geçirmiş bir aydın. Nesin Vakfı’nda gerçekleştirdiğimiz atölye sayesinde Aziz Dede’nin çocuklarla gülen yüzlerini her köşede gördük. Çocuklarla birlikte yaşamanın, sıcak, samimi, içten ilişkiler kurmanın pek çok örneğine şahit olduk. 


Aziz Nesin bu kitabının bir bölümünde vakıf çocuklarının nasıl yetiştirilmeleri istediğini vasiyet etmiş. Uzun uzadıya açıkladığı bu maddeler çocuklarla olan ilişkimizde de bize ışık tuttu. Burada kısaca özetleyelim:
1-Vakıf çocuklarımın, yeteneklerine göre yapıcı, kurucu ve yaratıcı üretmenler olacak biçimde eğitilmelerini istiyorum. 
2- Vakıf çocuklarımın dünyaya, insanlara, olaylara eleştirel gözle bakmalarını istiyorum. 
3- Vakıf çocuklarımın cezasız yetişmelerini istiyorum. 
4- Vakıfta çocuklara hiçbir şey yasak değildir.
5- Vakıfta çocukların şımarma hakları olmalıdır. 


7- Nesin Vakfı çocuklarımın kendilerini sevmelerini, kendilerini severek ve kendilerine değer vererek yetişmelerini istiyorum


12- Nesin Vakfı çocuklarımın, yaşama atılınca sevdikleri işi yapmalarını diliyorum. 


Her birine yer veremesek de bu üç bölümlük vasiyet tek başına çocuklarla kurduğumuz bağlantılar sayesinde çok şey söylüyor. Kitapta ayrıca Aziz Nesin’in diğer kitaplarından derlenen eğitim konusunda yazmış olduğu pek çok yazı yer alıyor. 


3) Kültür İşçileri Olarak Öğretmenler
Öğretmeye Cesaret Edenlere Mektuplar
Yazan: Paulo Freire
Çeviren: Çağdaş Sümer
Yordam Kitap


Öğretmenlerin, öğretmenlik ile bağlantısını düşünmek, sık sık tükenmişlik sendromu ile yan yana anılan öğretmenliğe, çocukla ve sistem ile bağlantılarına tekrar bakmak önemli. 
Şanslıyız ki, yakın zamanda eleştirel pedagojinin önemli kuramcılarından Paulo Freire’nin, bu konuya farklı perspektiflerden bakmamızı kolaylaştıracak iki kitabı birden Yordam Kitap tarafından yayınlandı, biz bu listede birini ele alacağız, diğerine de bakmak isterseniz: Özgürlüğün Pedagojisi, Etik, Demokrasi ve Medeni Cesaret


Freire’nin pek çok kitabı gibi bu kitabı da, dünyayı okumak/ sözcüğü okumak ilişkisi ile başlıyor. Öğretmenin zorluklar karşısında yaşaması muhtemel korkuları ve bunun kaynaklarına bakıyor, öğretmen eğitimlerini eleştirel bir yaklaşımla ele alıyor, bir kaç öğretmen niteliğinin önemi üzerine örnekler paylaşıyor, kültürel kimlik ve eğitim ilişkisine değiniyor, disiplin meselesini  geniş bir kavrayışla açıklıyor.


Kitap boyunca söylemlerimiz ve eylemlerimiz aramızdaki mesafeyi nasıl kısaltabileceğimiz üzerine çokça şey duyuyoruz. Öğretmenliği, kendimizle, değerlerimizle, eylemlerimizin sorumluluklarını alarak, seçimler yaparak, yabancılaşmadan eyleyebilmemize ilham olması niyetiyle.

4) Bostancı Burcik 
Yazan: Gerda Muller
Çeviren: Meltem Özataç Cebecioğlu
Sinek Sekiz Yayınevi 


Yeryüzüyle bağ kurmanın en güzel yollarından biri toprağa dokunmak. Çocuklarla birlikte döngülere şahit olmak, tohumdan gelen mucizeyi görebilmek için saksıda, bahçede, bostanda meyve ve sebzelerin büyüdüğünü görebiliriz. 
Burcu büyük bir şehirde yaşıyor. Anneanne ve dedesinin köydeki evlerine tatile gidiyor ve bostanda eğlence başlıyor. Burcu yavaş yavaş bitkilerin gizli yaşamını, toprağın içindeki sırları, canlıları keşfediyor ve anneanne ile dedesinden bir çiftçi olabilmek için bilmesi ve dikkat etmesi gereken pek çok şeyi öğreniyor, alet kullanıyor, bunları şehirdeki küçük bostanında denemeye koyuluyor. 


Hem kendimiz için, hem de çocuklarla paylaşabilmemiz için çiftçiliğe dair pek çok faydalı bilgi Bostancı Burcik’in içinde yer alıyor. 

20 Şubat 2020 Perşembe

Öğretmen-lik Özenç


Bu ay Barış Kütüphanesi’nde kendimizle, çocuklarla, öğretmenlikle ve yeryüzü ile bağlantı serisi planladık. Kendimizden başlayan ve ilmek ilmek örülen bağlar…Bunu konuştuğumuz ilk andan beri içimde öğretmenlik ile bağlantı üzerine düşünmek ve yazmak vardı.

Ben bir öğretmenim ve hali hazırda öğretmenlerle çalışıyorum. Her yerde öğretmenlikle ilgili pek çok şey duyuyorum, görüyorum. Büyük sermayelerden, küçük bir ilçe mahallesindeki derneğe varan genişlikte öğretmen eğitim programları gündemi…Bir kahraman tasviri de var, eğlenceli/etkili/yaratıcı yöntem önerileri listesi de var, sistemi dönüştürme umudu da var, sistemi sürdürme suçluluğu da içinde öğretmen geçen cümlelerde.

Tüm bu karışıklığın içinde bir öğretmenin, öğretmenliği ile de bağlantı kurmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Benim deneyimimde bunu yapamadığım zamanlardaki halim şöyle

- eğitimden eğitime koşsam da geçmeyen yetersizlik
- hiyerarşi uyguladığımı düşündüğüm bir anda kendime dair büyük hayal kırıklığı
- başka türlüsünü nasıl yapacağımı bilemediğimde, herkes sürekli bir şey önerdiğinde çaresizlik
- eleştirel bir bakışla paylaşamadığım bir ders içeriği olduğunda yaşadığım suçluluk

Buradan mutlu sona gidilemiyor. Gerçekleştiremediğim her sorumluluğa karşı yabancılaşma var yolun bir yerlerinde. Kendime, çocuklara, öğretmenliğe ve giderek pek çok şeye. O yüzden bağlantı dilimin tatlı bir tüyü, kalbimin narin bir yüzü.

Peki nasıl olur bu bağlantı diye düşündüğümde de, hem biraz geriye hem de niyetlerime gidiyorum.
Ben çocukken ‘’Ne olacaksın?’’ sorularına o anda kafama ne eserse onu cevap veriyordum. Bu soruyu kendime sormaya başladığım, ‘’Ben ne yapmak istiyorum?’’ dediğim zamandan beri öğretmenlik cevabım. Öğretmenlikten ne kastediyordum? İlkokulda dokuz farklı sınıfta okudum ve yaklaşık dokuz farklı Özenç ile tanıştım. İç sesim her yıl başka bir tonda konuştu benimle, sonra fark ettim ki, o ses biraz da öğretmenimindi.

Öğretmen olmak istiyordum, çünkü birlikte büyüyen çok canlı bir topluluğun içindeki halimi merak ediyordum ve bunun heyecan verici bir potansiyeli olduğunu düşünüyordum.
Öğretmen olmak istiyordum, çünkü çocukların iç sesinin, biraz da öğretmenin sesiyle oluşabileceğini kendimden biliyordum, pek tabii bunun sonuçlarını da. Buradaki dönüşümün benim için ‘’başka bir dünya’’ ile çok ilişkisi büyüktü.
Öğretmen olmak istiyordum, çünkü küçük yaşlarda eğitim hakkının yaşam hakkı kadar kıymetli olduğunu düşünüyordum, yetişkin olarak sorumluluk hissediyordum.

Neticede öğretmen oldum. Hayal ettiklerim ve yaşadıklarımın arasında beni sıkıştıran bir makas vardı başta. Her kafadan bir ses çıkıyordu, herkesin öğretmene ve öğretmenliğe dair söyleyecek ne kadar çok şeyi vardı! Ah bir de hepsi o kadar çelişkili ki. ‘’En iyi öğretmen görünmez olandır.’’ dan başlayıp ‘’bir otorite figürü çocuklara iyi gelir.’’e iki uç hal.

Hem de öğretmen, benim bazı bazı zorlandığım bir kelime oluyordu, sanki yanlış bir kavramı doğrultmaya çalışıyormuşum gibi. Sonrasında doğrunun ve yanlışın dışında bir yere yolculuğa çıktı içimde, dilimde. Bakalım bir de birlikte.

TDK’da: ‘’Mesleği bilgi öğretmek olan kimse.’’ Bu kısımla neredeyse hiç bağlantı kuramadım. Bununla birlikte, yazdıklarından ilham aldığım, özellikle de okuma yazma ile yazdıklarından kendi pratiklerimi oluşturduğum, büyük şükran duyduğum Paulo Freire’nin Özgürlüğün Pedagojisi’nde geçen

‘’Öğretmek, çocuğa nesnenin bilgisini aktarmak değil, bilebilen bir özne olan çocuğun öğrenmeye ve öğrendiği şeyi iletmeye muktedir olmasını sağlamaktır.’’

Devamında iki yıl boyunca her hafta yazdığımız Şefkatli Eğitmen Günlükleri’nin girişlerinin sahibi Sura Hart’ın , Victoria Kindle Hodson ile yazdığı Şefkatli Sınıf’ta yer alan öğretmenlik tarifi

‘’Kendileri ile çocuklar arasında, çocukların birbirleriyle ve herkesin üzerinde çalışılan konuyla bağlantı kurabilmesini sağlayan kişiler…İyi öğretmenlerin kurduğu bağlantılar, metotlarında değil, kalplerindedir. ‘’

Bu ikisi çok siniyor içime. Öğretmenlerle ve öğretmenlikle ilgili çokça şey duyduğumuz zamanlarda, yolumuzu kalbimizin sesiyle çizebilmemiz niyetiyle ve her kalbin biricikliğine kabulle…










12 Şubat 2020 Çarşamba

Küçük Topluluklarımız - Özge

Bu ay Barış Kütüphanesi’nde yeni bir seriye başladık. Çocukla barış yolculuğumuzda “barış” kendimizle başlayan ve ilişkilerimizde halka halka yayılan bir konu oldu. Kendimizle bağlantımız, çocuklarla ilişkimiz, mesleğimizle ilgili düşüncelerimiz, yaşadığımız toplulukla ve hatta yeryüzüyle yaşam şeklimiz…
Kendimizden başlayıp çevremize doğru sıra sıra yayılan bu ilişki hallerini daha kolay anlayabilmek için başlıklara böldük “Bağlantı” listemizi. Gülesra “kendinle bağlantı” konusunu geçen haftaki yazısıyla aldı “kendime empati”ye taşıdı. Bu öyle ilham verici geldi ki, çocuklarla paylaşımlarımızda kurduğumuz hayaller için açmış olduğumuz bu paylaşım alanı yüzümüzü kendimizle bağlantımıza, birlikte yaşam konularına çevirmemizi sağladı.


Bir süredir Joanna Macy ve Chris Johnstone'un Aktif Umut kitabı elimde, bazı bölümlerini tekrar okuyorum.*
“Daha Zengin Bir Topluluk Deneyimi” başlıklı bölüme geldiğimde yavaşladığımı fark ettim. Şefkat ve tüm yaşamla karşılıklı olarak bağlantılı olduğumuz içgörüsünün bizi bir araya gelmeye yönlendiren temel donanımlarımız olduğu yazıyordu. Marshall Rosenberg insan doğasının şefkatli olduğunu söylediğini hatırlattı. Bunu görüp yaşamımda canlandırmaya çalışmaya başladığımdan beri yolumun nasıl da değiştiğini fark ediyorum şimdi. Özenç ve Gülesra ile “Kalp Dili” adıyla kurduğumuz bir whatsapp grubu 3 yıldır yaşam kaynağı oldu, besledi, büyüttü. Çocukla Barış olunca sarıldığımız hayaller, rutinler bağlantımızı taze tuttu. 


“İçlerinde kendimizi evimizde gibi hissettiğimiz gruplar” 
Kitapta belirtilen “Topluluğun Dört Düzeyi” sıralamasının ilkini oluşturuyor. “Burada güven ve rahatlık duygusunun oluşması zaman alabilir. Ortak nedenlerin yarattığı bağlılığı ve karşılıklı desteği hissettiğimiz zaman, sinerji için çok güçlü bir ortam oluşur” diye ekliyor.
Çocukla Barış tam da burada duruyor benim için. Üzerinde büyüyecek verimli bir toprak bulmuşuz gibi. Yaşadığımız anlar, duygu paylaşımları bizi birbirimize bağlıyor ve besliyor. 


“Topluluk” kelimesi içimde kurulan ilişkileri canlandırıyor ilk olarak. Öncelikli adımı da insanın kendiyle olan bağlantısı. Bunu güçlendirmek adına yazdığımız günlükler, beslendiğimiz kaynaklar bir yana ben yukarıda bahsettiğim “minik grup”ların etrafında dolaşmak istiyorum şimdi. Bu ilişkiler doğada gördüğüm minik ekosistemler gibi. Birbirleri arasındaki enerji ve besin akışı var, yaşamlarına canlı ve cansız faktörlerin oluşturduğu etkilerle… 


Üçümüz de hem bu minik grubumuz içinde hem de kendi bireysel yaşamlarımızda türlü yollardan geçtik yan yana durduğumuz zaman içerisinde. Sosyal mecralarda “buluşmalar, atölyeler, kitaplar, yazılar” ile varız çoğunlukla evet ancak hepimiz capcanlı akıp duran bir hayatın parçasıyız. Türlü topluluklarla bir arada, değişkenlerle yan yanayız.  
Burada kalbimin çarptığı nokta bu minik topluluklara olan ihtiyacımız. Bunu oluşturmanın da zor görünse de ortak niyetle, dürüstlük ve samimiyetle aslında kolayca akabilen bir süreç olduğu...


“Böyle gruplara şimdi ihtiyacımız var ve gelecek yıllarda da her zamankinden daha çok ihtiyacımız olacak. Değişen koşullara uyum sağlamamız, tersliklerden yılmamamız ve sıkıntılı zamanlarda güç bulabilmemiz için bize direnç kaynağı oluşturuyorlar. Koşullar zorlaştığında, çevremizde hem yararlanabileceğimiz hem de yararlı olabileceğimiz bir grubun bulunması çok önemli bir fark yaratabilir.” 


Hayatlarımız daha da zorlaşıyor gibi gelebilir. İlk adımda oluşturabileceğimiz bu üç dört insanlı gruplar yeni bir yol açabilir. Bu yıl ben çocuklarla çalışamıyorum da buradaki deneyim havuzundan, güçlü bağlantımızdan besleniyorum. Belki bununla birlikte üretememek, bir şeyler üzerine düşünemeyecek olmak beni derin bir boşluğa sürükleyecekti. Ancak Çocukla Barış burada bir dirençlilik oluşturdu. Koşullar zorlaştı bu yıl benim yolculuğumda evet ancak yanımda bu minik topluluk vardı. 


Bunun nasıl olduğuna dair zaten yazılarımıza birer tohum bıraktığımızı, uzaktan bile olsa rutin buluşmalarımızı paylaşarak bir fikir verdiğimizi düşünüyorum… Tamamen bireylerin inisiyatifleri ile oluşan, ortak bir aklı, kalbi, niyeti olan minik toplulukların varlığını kutlarken, yeni bir aradalıklar oluşturmak için cesaret diliyorum hepimize. Ve en çok da hayal edebilmemizi elbette. 


Yaşamı güzelleştirmek için, katkıda bulunabileceğimiz pek çok konu varken; yaşamlarımız belki daha da zorlaşırken yan yana durabileceğimiz insanlara ihtiyacımız olacak. 
Bu topluluklara gelince de kendimizle, çevremizle, yeryüzüyle nasıl bağlantıda kalacağımız ise capcanlı bir öğrenme yolu. 


*Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için Barış Kütüphanesi’ne bakabilirsiniz: https://cocuklabaris.blogspot.com/2018/08/katlmc-ve-barscl-ogrenme-ortamlar-icin.html



5 Şubat 2020 Çarşamba

Kendime Empati - Gülesra


“Kendine Empati” yi  2015 yılında ilk defa Vivet Alevi’den   duymuştum. O zamana kadar empatinin sadece kendin dışında biri ile geliştirdiğin bir bağlantı akışı olarak biliyordum. Kendin ile bağlantının varlığını, mümkünlüğünü ve ne denli kıymetli olduğunu ise zamanla deneyimleyerek fark ettim ve hâlâ fark etmeye öğrenmeye devam ediyorum.

Peki neydi Kendine Empati? Kendini yine kendi yerine koymak mı?

Ya da neden ihtiyaç duyarım kendime empati vermeye?

Bu sorulara cevap vermeden önce kendimize dair aldığımız öğretilmiş pozisyona bir bakmak isterim.

“Öz benliğim, özeleştiri yüklü olduğunda , içimizdeki güzellikleri görmemizi engellediğinde , öz kaynağım olan evrensel enerjiyle bağlantımızı kaybederiz. “



Yaşadığımız toplumda değerlendirmeler, eleştiri-öz eleştiri kültürüne bağlı olarak çoğunlukla kendini var etti. Atasözleri, masallar, kıssadan hisse hikayeler bile bize hep  kendimize ve başkalarına  iğneler, çuvaldızlar  batırmamız yönünde mesajlar iletti. Yargılayacaksan; önce kendini yargıla diyerek de nasihatler verdi. Bize öğretilen bu kendini değerlendirme biçimleri; kendimizden uzaklaşmamıza, davranışlarımız karşısında kendimizi anlamak yerine hızlıca yargılamaya geçmemize neden oldu. Davranışımız bu değerlendirmelerle değişse bile suçluluk ve utanç gibi yıkıcı enerjilerle değişmemize neden oldu.
Kendimize bu kadar uzak, bu kadar acımasız ve bağlantıda olmadığımız halimiz zamanla empati verme kapasitemizi de düşürdü.

Kendime iyi olmadığım halimle başkasına nasıl iyi gelebilirdim ki?
Kendimi duyup ne istediğimi bilmeden, ne hissettiğimi bedenimden duymadan kendime şefkat verebilir miydim?
Peki ya kendimi bağışlamayı başarabilir miydim?

-Birine ya da sınıftaki çocuklara sesinizin yükselttiğiniz anlar.
-Kapıyı çarpıp gittiğiniz anlar
-İçinize kapandığınız sessizliği seçtiğiniz  anlar
-Şehri/sınıfı/derneği/topluluğu  terk etmek istediğiniz anlar
-Kendinizi “Bunu yapmalıyım/yapmalıydım” diyerek yargıladığınız suçluluk ya da utanç duyduğunuz anlar

Bu anlardan  birini ya da bir kaçını yaşadığınız ya da yapmak istediğiniz oldu mu hiç?
Benim çok oldu.
Bu ve buna benzeyen onlarca zorlandığım an ve o anlarla baş etmek için seçtiğim ilk eylemler bunlar oldu.
Yukarıda sorduğum, “Peki neydi Kendine Empati? Kendini yine kendi yerine koymak mı?
ya da neden ihtiyaç duyarım kendime empati vermeye?” sorulara tam da buradan cevap verecek olursam:
Kendime empati bu anlarda kendimi yargılamak ve aklıma ilk gelen bu eylemleri hayata geçirmek yerine kendimi anlamam demek. Kendimle bağlantıda kalarak o ana gelmek. Tam da o anda gelişen olayları tıpkı bir fotoğraf çekiyormuş gibi tüm şeffaflığı ve objektifliği, somut gözlem ile kendime anlatmak. Ardından ne hissettiğimi bulmak. Bedenimi dinlemek. Orada bana verilen ipuçlarını görmek/duymak. Hissettiklerimi bulduktan sonra onların desteği ile neye ihtiyacım olduğunu fark etmek. Fark edip orada o ihtiyacımla bağlantıda kalmak.
Daha somutlaştıracak olursam: Sessiz kalmayı seçtiğimi  fark ettiğim an önce duruyorum.
O an yapmam gereken tek şey durmak. Sakin değilsem sakinleşmek için derin nefesler almak. Gerekirse içimden 10'a kadar saymak. Bedenimi dinlemek.

Çaresiz mi hissettim? Öfkelendim mi?

Duygularımlayım. Onları fark edebiliyorum. Kulaklarım yanıyor öfkelenince. Çaresiz olunca kalbim sıkışıyor. Hissediyorum.

Peki duyulmak mı istedim? Ya da anlaşılmak?

İhtiyaçlarımı fark ediyorum: Duyulmak ve anlaşılmak.
Derin bir nefes alıp odağımı kendime veriyorum. İhtiyaçlarımda kalıyorum bir süre.
Kendimden ricada bulunuyorum.
Bazen çok sıkıştığım anlar da oluyor. Çözümsüz olduğunu düşündüğüm. Özellikle mecburen yaptığımı düşündüğüm, “Bunu yapmalıyım!” dediğim anlar.
Sonra kendimle bağlantı kurduğumda, ihtiyaçlarıma ulaştığımda aslında bunu yaparken zorunlulukla değil seçerek yaptığımı fark ediyorum. Onu seçiyorum çünkü; başka ihtiyaçlarım aslında karşılanıyor. Ve o ihtiyaçlar sayesinde hayatımı anlamlandırıyorum, özerkliğimi koruyabiliyorum.
Kendimi fark ettiğimde hayat benim için daha kolaylaşıyor. –meliyim –malıyım dediğim, tek bir stratejiye takılıp kaldığım anlarda kendimle kurduğum empati, beni güçlendirip stratejilerin bolluğuyla tanışmamı sağlıyor. Kendimi yargıladığım, eleştirdiğim, suçluluk ve utanç duyduğum her an şefkatle kendimi sarmanın kıymetini gösteriyor. 
Ve her ihtiyacımı her zaman karşılayamayabilirim. Bazen onların yasını tutmam gerektiğini de hatırlatıyor.
“Tüm bu yazdıklarımın hepsini biz kendi kendimize mi söylüyoruz fark ediyoruz yani? “ diye geçirdiniz mi içinizden bilmiyorum ama ben geçirmiştim bir zamanlar.
Kendimle bağlantıda kaldığım, kendimin özel bir varlık olduğunu fark ettiğim, suçluluk ve utanç enerjileriyle değil; büyüme ve gelişme enerjileriyle, hayatı zenginleştirme arzumla, kendimle bağlantı kurduğum her an bunu fark edebiliyorum.

İnsanız. Kendi akışımız ve hayatın akışı bazen paralel gitmeyebilir. Mükemmel olmayabiliriz. Onaylanmak için, suçluluk duymaktan kaçınmak ya da  mahcup olmaktan kaçınmak için, bazen görev bilinciyle bazen ise cezadan kaçınmak için mecbur olduğumuzu düşündüğümüz davranışlar sergiliyor olabiliriz. Zorlandığımız her an kendimize özel bir varlık olduğumuzu hatırlatalım. İçimize dönüp bakmanın alanını açabilelim kendimize. İnsanları anlayabilmek, toplumu anlayabilmek, başkalarına empati verebilmek ve gönülden bağ kurabilmemiz için, kendimize bu kredimiz olsun.


NOTLAR :
1.
“Öz benliğim, özeleştiri yüklü olduğunda , içimizdeki güzellikleri görmemizi engellediğinde , öz kaynağım olan evrensel enerjiyle bağlantımızı kaybederiz. “
Marshall B. Rosenberg (2003). Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili, Remzi Kitapevi (6.Baskı), syf 147.
2.
Görsel : Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin, Cinsel Şiddet Alanında Hak temelli Haberciliği Yaygınlaştırma Projesi için  @ozegzotik ‘in çizimlerinden alınmıştır.