2 Haziran 2018 Cumartesi

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 30. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Öğrencilerinize üç basit beceriyi öğreterek sınıf içi çatışmaların %99unu sona erdirme gücüne sahip olur ve onlara yaşamları boyu hizmet edecek becerileri kazandırmış olursunuz.
Onlara;
1-Duyguların farkına varma becerisini (kendilerinin ve başkalarını)
2-İhtiyaçların farkına varma becerisini (kendilerinin ve başkalarının) ve
3-Herkesin en çok ihtiyacını karşılayacak şekilde strateji geliştirme becerisini
öğretebiliriz.

Bugünden başlayarak bu becerileri geliştirmek için neler yapabilirsiniz?

Ben ne düşünüyorum?
Ve en çok merak ettiğim hafta! “30. hafta son olsun, değerlendirmemizi yapar dönemi kapatırız.” dedikten sonra düşündüm durdum: Acaba nasıl bir haftayla bitireceğiz, aklımızda gelecek hafta kalacak mı? İyice alıştık yazmaya her hafta başı, bunun yerini ne alacak...
Son soru sonranın konusu olsun. Ama şimdi görüyorum ki daha güzel bir dönem sonu yazısı olamazdı. Öylesine denk gelmiş ki; sanki derleyip topluyor yılın başından bu yana kurmaya çalıştığımız yapıyı. Halbuki http://www.baskabirokulmumkun.net/sefkatli-egitmen-olmak-icin/ diye tıklarsanız göreceksiniz...30lu haftalar devam ediyor. Üstelik aslında ardı arkası kesilmiyor. Şefkatli Eğitmen yolu oldukça uzun. Çeşit çeşit konu veriyor öğretmenliğinde önüne.

Aklım yine “acaba gelecek haftada hangisi geliyordu”ya kayabilir. Ancak şimdi önümüze bakalım.


Hem çocuklarla çalıştıklarımı hem de bunların kendi hayatıma yansımasını şiddetsiz iletişimin temel adımlarıyla özetleyen şahane bir son hafta günlüğü olmuş.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
İlk dönem sürekli “duygu” diyip duruyorduk. “Duygu Dağarcığını Geliştirmek için Araçlar” listeleri Barış Kütüphanesi’nde. Duygu panoları hazırladık, canlandırmalar yaptık, birbirimize bol bol anlattık, hikayeler masallar okuduk.
Bu süreçte ben her güne kendimle daha güçlü bir bağlantı içinde başlar oldum. Elimde duygu listeleri dönüp sorduğum oldu kendime. “Şimdi nasıl hissediyorsun?” diye. Bir şeyi tanımlayabilmek karanlığı tanımlamanın ya da aydınlığın keyfini çıkarmanın en önemli adımı gibi. Yani iyi günde de kötü günde de en büyük destek.


Şimdi buradan 2. maddeye bağlanıyoruz: “ihtiyaçlar”. Bunun farkında olan çocuk içinde büyüyüp duran boşluğu daha kolay dolduruyor. Yetişkin halimizle de aynısı. (Nesin Yayınları’ndan çıkan Boşluk kitabını Barış Kütüphanesi’ne bir listeye koymayı bekleyemeden yazıyorum buraya. “İhtiyaç” konusunu pıt pıt çözüyor insanın zihninde. Çocuk halimizle de yetişkin halimizle de yanımızda olsun yaz boyu, benden tavsiye)


Herkesin en çok ihtiyacını karşılayabilecek strateji... Empati diye döküldü dilimden. Yıl boyu tekrar ettiğimiz, bu çalışmaların sonunda aldığımız geri bildirimleri gördükçe sarıldığımız kelimeler.


Çocukların geri bildirimleri neler?
Bir çocuk okula gelmiş ve daha sabahtan yüzü asık, çok mutsuz. Mutsuzluğu hırçınlık yaratmış içinde zamanla ve arkadaşlarının üzerine gitmeye başlamış. Kalp kırıcı sözler, fiziksel müdahale. Bunu gören öğretmen durdurmak için pek çok sefer araya girmeye çalışmış. Birbirinden tetiklenen çocuklar arasında büyüyen problemler büyük tatsızlıklara sebep olmuş.


Bir çocuk okula gelmiş ve daha sabahtan yüzü asık, çok mutsuz. Her halinden belli, hırçınlığa dönüşebilir. Öğretmen her fırsatta konuşmaya çalışmış. Çocuk ara ara dökülmüş sohbetleri arasında: “Dün, gece boyu kardeşim ağladı. Uykumu alamadım, sabah yeteri kadar kahvaltı yapamadım. Oyun bile oynayamadan okula gelmek zorunda kaldım. Kendimi uykulu, mutsuz ve öfkeli hissediyorum. Dinlenmek, arkadaşlarımla oyun oynamak istiyorum. Şu an o kadar karnım aç ki bu etkinliği yapmak istemiyorum…”


Bunun gibi pek çok sebep olabilir. Her gün, her anımız bambaşka bir hikaye. Ancak duygularımız, ihtiyaçlarımız öylesine ortak ki. Aynı şeyi yaşıyoruz farklı etkilerde. Birbirimizi duyup anlamaya başladığımızda ise empati gelişiyor.


Ve bu adımları çocuklar da bana karşı uyguluyor. Bunu gördükçe o kadar seviniyorum ki. Süreç karşılıklı işlediğinde anlam kazanıyor.


Kendimi nasıl değerlendiriyorum?
Dilim, dönemlik büyük bir kutlamaya gidiyor aslında. Ancak şimdilik durduruyorum. Upuzun bir süreçten geldik, hafta hafta yaptıklarımızı kaydettik. Bunun değerlendirmesi sakin sakin yazılmalı.
Şimdilerde iki ayağımın bir pabuca girdiği günlerdeyim. Günler o kadar hızlı akıyor, ben öylesine yetişmeye çalışıyorum ki ilk defa günlüğü son gece sabaha karşı yazmak zorunda kalıyorum.
Ancak uykumdan fedakarlık da etsem asla söylenerek yapmıyorum bunu. Hikayeler öyle hızlı akıyor ki daha da yazmak istiyorum. “Bunun sırası burada değil, farklı bir konu” deyip ayırdıklarımı ne yapsam diye düşünüyorum hevesle.
Bu da sevdiğim işi yapıp, bunun iş gibi gelmemesinden. Yaptıklarımı paylaşıp üzerine koyabildiğim, bu yolda çok şey öğrendiğim Özü ve Güle canları sayesinde... İyi ki buluşmuşuz Çocukla Barış’ın kalbinde.
Şiddetsiz iletişimle, dolayısıyla kendimle ve çevremdekilerle bağımı güçlendirdiği için Şefkatli Eğitmen Günlükleri’nin yaratıcısı Sura Hart’a; onca işinin arasında sabırla kendi hikayeleriyle harmanlayıp bizimle paylaşan Bediz Gürel’e de sıkıca sarılırım buradan.


Özgeciğim, belki de hayatının bu yılki en güzel rutinini günlük yazarak oluşturdun.
“Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.” diye yazmıştı Nil. Hayatımın en güzel alışkanlıklarından günlük tutmayı bir öteye taşıdım. Artık kendime, topluluğa, çocuklara bakış açım değişti, genişledi, renklendi.

Tüm bunları ağustos ayında Öğretmen Köyü’nde paylaşacak olmanın da heyecanıyla yanağımdan bir makas alıyorum. Gün ağarırken başka nasıl bir şey gülümsetip enerji verebilir ki insana böyle?

Özenç' in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 30.Hafta


Sura Hart ne diyor?

Öğrencilerinize üç basit beceriyi öğreterek sınıf içi çatışmaların %99’unu sona erdirme gücüne sahip olur ve onlara yaşamları boyu hizmet edecek becerileri kazandırmış olursunuz.

Onlara;
1       -Duygularının farkına varma becerisini (kendilerinin ve başkalarının)
2       -İhtiyaçların farkına varma becerisi (kendilerinin ve başkalarının)
3       -Herkesin en çok ihtiyacını karşılayacak şekilde strateji geliştirme becerisini öğretebiliriz.
Bugünden başlayarak bu becerileri geliştirmek için neler yapabilirsiniz?

Ben ne düşünüyorum?

Ben yine okurken bir yerde takıldım ve bu basit değil😊 Kendi deneyimim, benim için pek basit olmadığı yönünde, ancak çocuklar için böyle olmayacağını biliyorum. Öğretme kısmı beni düşündüren. Bu beceriler öğretilebilir beceriler mi? (Bence bunu her şey için konuşabiliriz ama ben odağı burada tutuyorum.) Velev ki öğretilebilir beceriler, öğretmen olarak ben bu üç beceriyi biliyor muyum? Bu üç beceriyi öğretebileceğimi düşünüyor muyum? Hangi yol ve yöntemlerle? Ne yapacağım mesela, okuyun da özetini çıkarın mı diyeceğim?

Gerçekten aklıma birlikte yaşamaya çalışmak, birbirimizden öğrenmeye açık ve hevesli olmak dışında bu üç beceriyi geliştirme yolu gelmiyor. Öğretebileceğim bir şey yok, birlikte öğrenmeye alan açmaya hevesim var. Bununla birlikte bunu sorumluluğum olarak görüyorum. Bu konuda kendimi güçlendirmek için pek çok şey yapmaya çalışıyorum, çalışıyoruz. Güçlendikçe güçlendirebileceğimi düşünüyorum. Kendimin, topluluklarımın ve özellikle de çocukların güçlendiğini görmek beni acayip mutlu ediyor. Bu kadar büyüklü küçüklü çatışmanın içinde umut oluyor, yapabiliriz diyorum. Sanırım 2 hafta önce Gülesra paylaşmıştı, hazine deyivermişim bu becerilere. Evet, bir hazineyi paylaşıyoruz, birlikte, büyüterek.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?

Şu blogda ya da sözlü paylaşımlarımda bir tarama yapsak, en sık kullandığım kelime duygusal güvenlik olurdu eminim. Duygusal güvenliği sağlamaya çalışmak ve bu süreçte sorumluluğu çocuklarla paylaşmak yapmaya çalıştıklarımın özeti.
‘’Birlikte yaşamak ve öğrenmek için neye ihtiyacımız var?’’ bu sorunun ilk günden son güne kadar peşini bırakmadık, iyi ki bırakmadık. Genelde konuşma yerimiz çemberlerimiz ancak her an, her olay bizi bu soruyla bağlantı kurmaya yönlendiriyor. Günlük akışın hızında ödül ve cezaya kapılıvermekten alıkoyuyor bizi bu soruya verdiğimiz cevaplar.
Cevaplarımızın çeşitliliği, ihtiyaçlarımızın ve duygularımızın farklılığının somut göstergesi oluyor; cevaplarımızın değişimi, gelişimi de sene başında oluşturulan, bir daha üzerine konuşulmayan ama her çatışmada referans gösterilen kuralların aslında canlılığını yitirdiğinin.
Böylece kendimizi ve birbirimizi bilir hale geliyoruz, birlikte yaşamayı öğreniyoruz. Birbirini gözeten, özen gösteren, kolaylıkla yardım isteyen/eden, katılımcı bir topluluğun yetişkini olarak kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu becerilerin kolaylıkla yaşayabileceğinin tanığı oluyorum, güçleniyorum, birlikte güçleniyoruz.
İyi ki birlikteyiz!











Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 27. Hafta


             “ İlişki temelli bir sınıfta, öğrenciler ve öğretmenler; öğrencilerin öğrenmeye istekli olduğu ve öğretmenlerin öğrencilerin öğrenmesini kıymetli bulduğu şeylere dayanarak, öğrenme kazanımlarını oluşturmak için birlikte çalışırlar.
Kazanımlar öğretmenler ve öğrenciler arasında süre giden diyalogla belirlenir, değerlendirilir ve revize edilir.
Öğrencilerinizin kazanımların belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecine hangi ölçüde katıldıklarına dikkat edin. Daha fazla katılımlarını arzu ediyorsanız, kazanımları onlarla belirleyip birlikte değerlendireceğiniz bire-bir toplantılar planlamayı düşünün.“

               Yukarıdaki pasajı okurken “Ne düşünüyorum?” sorusuna bu defa pasaj üzerinden değil de canlı ola duygum üzerinden cevap vermek istiyorum.
Ne düşünüyorum?
Çokça geçirdiğimiz bir yılı, ilişki temelli bir sınıf için olmazsa olmaz dediklerimizi ; duymayı, duyulmayı, çocuklarla birlikte bir şeyler yapıp planlamayı, onların fikirlerini almayı, geribildirim vermeyi ve almayı, sınıf sözleşmelerini birlikte oluşturmayı, empati kurmayı, her çocuğun katılımı için alan açmayı, okulun diğer bileşenlerini de ihtiyaç dahilinde sınıfa katmayı. Belki de 26 haftadır üzerinde durduğum ama burada aklıma gelmeyen daha başka olmazsa olmazlarımızı…

               Tüm bunları çalışırken nasıl emek harcadığımızı düşünüyorum. Yine bunları çalışırken hangi materyallerin önümüzü açtığına dair olan paylaşımlarımızı, karşılaştığımız engelleri, çatışmaları, onları nasıl çözdüğümüzü, çözemediğimizi, çözemediğimiz anlarda Şiddetsiz İletişime sığınmamızı, dayanışmamızı, her şeyin aslında kendi içinde bir parça olurken nasıl bir bütün oluşturduğunu… 


              Belki de okulun son haftası ve ben de son yazımı yazıyorum diyedir tüm bu hatırladıklarım. Ama çıkış noktam aslında tüm pasajları tek potada erittiğimde,ortaya çıkan kavramlarla, haftalarca da haşır neşir olduğumu göstermek. Yani ilk haftalar duygu çalışıyor olmak bu çalışmayı o hafta da bitirdiğime dair  değil de “Duyguları” okulun son haftasına kadar bile çalıştığımı göstermek.
 Ya da bu çalışmaların birlikte vakit geçirdiğim her an ortaya çıkan ihtiyaçlar olması, o haftayla sınırlı kalmayan tüm yıla yayılması gibi. Örneğin duyulmak bizim sınıfta hem benim hem de çocukların her zaman en temel ihtiyacı oldu. Ve biz duyulmak için elimizden geldiğince farklı mekanizmalar hayata geçirmeye çalıştık. Sınıf meclisi bunlardan biriydi mesela.Böylece duyulma ihtiyacının ortaya çıktığı her an, o ihtiyacı karşılayabilecek alanlar için planlamalar yapmamızı  sağladı.

               Yukarıda Sura Hart’ın bahsettiği pasaja tam olarak burası karşılık geliyor aslına bakarsanız. Tabii sadece süreklilik arz eden ihtiyaçlarda değil diğer tüm ihtiyaçlara dair ,çocukların kendini ifade ederek, sürece katılarak planlamalar yaptığı alan sınıf meclisi oluyor çoğunlukla.  Böyle bir düzenlemede yani çocukların katılarak yapılandırdığı bir planlama daha akışta oluyor, çocukların sahiplenmesiyle de yapılacaklar daha kalıcı oluyor.  

               Bu hafta içimde en canlı olanla başlamış olsam da dikkat çekmeye çalıştığım şey yazdığım her haftanın birer parça olduğu ve aslında her birinin ayrı parçalardan oluşan bir bütün olduğu.
Tıpkı evren gibi.
Şimdi bu bütüne bakarak derin bir nefes alıyorum ve “İyi ki” diyorum. Değerlendirme yazımı yazmadan önce bunu ifade ederek güncenin son haftasını bitirmek istedim.
Değerlendirme yazımda bol bol şükran ve kutlamalar olacağından, bu haftayı yine Marshall’a ayırarak ona en derin şükranlarımı size de Marshall’ın Sam Keen ‘den alıntılayıp,kitabına eklediği, kitabından da  içimize akan “Şükran” a dair olan kısmını sunuyorum:
“…
Şükretmeyi daha da iyi tanıdıkça,
gücenme, çöküntü ve umutsuzluğun
gittikçe daha az kurbanı olursun.
Şükretmek, egonun –sahip olma ve kontrol etme arzusunun-
Sert kabuğunu yavaş yavaş eritecek bir iksir olacaktır.
Şükretmenin özü gerçek tinsel simyadır. Bu bizi cömert bir varlığa
dönüştürür, yüreğimizi açar ve ruhumuzu enginleştirir.”



24 Mayıs 2018 Perşembe

Gülesra'nın Şefkatli Eğitmen Günlüğü 26. Hafta


               “Her insan gibi genç insanların da en önemli ihtiyaçlarından biri özerkliktir. Vermeye en çok istekli oldukları zamanlar seçim yapabildikleri zamanlardır.
Öğrencileriniz sizden bir talep duyduklarında istediğinizi yerine getirme konusunda hevesli olmazlar. Öğrencilerden talep yerine ricada bulunmayı öğrenmek onların isteyerek verip almalarını mümkün kılar. Bir öğrencinizden bir şey istediğinizde ricada mı yoksa talepte mi bulunduğunuzu fark edin.“

              Şiddetsiz İletişimin ilk üç basamağını 25 hafta boyunca ayrıntılı olarak, sınıfta nasıl çalıştığıma dair somut örneklerle bahsettim. Hatta zaman zaman sınıfta nasıl çalıştığımdan çok o basamakları nasıl okuduğuma dair uzun uzun yazdım. Şimdi son basamak olan “Rica” nın bu pasajda yer almasını çok anlamlı buluyorum. Öncelikle talep ve rica arasındaki önemli farka değinerek başlamak isterim.
Karşımızdakiyle bağlantı kurduktan sonra arada olan akışın devamı için biz ricalarda bulunuruz. Ve ricamızın karşılık görüp görmemesinden ziyade verilen tepkiye karşı bizde oluşan şefkat alanı “Rica” olup olmadığını belirler. Ricamıza “Hayır” cevabı aldığımızda gönlümüz buna açık değilse ve öfkeleniyorsak, bunun adı “Rica” değil “Talep” dir.  Bu ayrımın farkına vardıktan sonra bahsedecek olursam, bağlantıyı güçlendiren ve akışın devamlılığını sağlayan çok önemli bir basamaktır rica basamağı.


                  Çocuklarla çalışırken ilk zamanlar bunun bir basamak olduğundan elbette ki bahsetmemiştim. Ama gün içerisinde sınıf akışı içerisinde sözlü olarak ifade ettiğimden kaynaklı onlarda böyle bir alan açmaya başlamıştı bile. Örneğin çok fazla yüksek sesle konuşan bir çocuğa “Şuan yüksek sesle konuşman dikkatimi dağıtıyor ve diğer arkadaşlarına sesimi duyuramayacağım konusunda beni endişelendiriyor. Senden ricam daha kısık sesle çalışmaya devam etmen.” Hem eylemi somut bir şekilde ifade edişim (Gözlem),hem ne hissettiğimi ifade etmem (duygu),hem ihtiyacımı dile getirip ricada bulunmam aramızdaki iletişimi kolaylaştırdığı gibi, duyulmama da katkı sağlıyor.
Yine benden bir şey istediklerinde ya da rahatsız oldukları bir eylemimi ifade ettiklerinde basamak basamak onlarla çalışıp rica aşamasına gelmeleri için destek olmaya çalışıyorum.

                 Örneğin uzun süre beden yapamamış olmamız “Neden Beden Eğitimi yok?”,”Neden Beden Eğitimine çıkmıyoruz?,”Dışarıyı istiyoruz.” Gibi cümlelerle hatta daha ağlayan bir sesle ifade etmeye başlamışlardı. Onlarla Barış masasını kurarak aralarında bir temsilci seçmelerini ve karşılıklı bu süreci birbirimizi anlayarak planlayacağımızı söyledim. Ardından barış masasına geçerek rahatsız oldukları eylemimi somut bir gözlem olarak paylaşmalarını istedim. Ardından ne hissettiklerini sorup duygularını bulmalarını istedim. Ve ihtiyaçlarını bulmalarında yardımcı olarak son basamak da bana ricalarını dile getirmelerini istedim. Ricalarını bu hafta karşılayabileceğimi ama sonrası için endişelerimin olduğunu belirttim. İlk seferde de bunu ifade etmeme rağmen talepleri devam etmişti. Ama karşılıklı birbirimizi duyduğumuz bir alanın açılması ile, duygularımızı ifade etmemiz ve açık net bir şekilde bizi iyi gelecek ricamızı dile getirmemiz iletişimi rahatlatmış aynı zamanda karşılıklı başka meselelerde de ricalara açık olacağımızın önünü açmıştı.
Çocuklar bu alanların açılmasından gayet memnunlar ve inanılmaz sahipleniyorlar. Ben bazen gerçekten sıkışıyorum ve hızlı bir çözüm olur diye “Hayır” deyip geçiştirdiğim şeyler oluyor. Ya da onları hiç duymadığım sonra bakarız dediğim. Bu duyma-duyulmanın kıymetini o kadar güzel kavramışlar ki anında tepkileri “Bu haksızlık.Bizi hiç dinlemediniz bile. Barış masası kuralım.” diyorlar. J
Beni sıkıştıran yerden bu defa mutlulukla çıkarıyorlar.
Yine kendi aralarında özel eşyalarını paylaşırken birbirlerine hayır demeyi, bunu anlamayı, o kişinin de ihtiyaçlarını duymayı o kadar güzel başarıyorlar ki…
Yetişkin olarak hayatımda somut olarak harekete geçtiğim anların kaçının talep, kaçının rica olduğunu sorgulamaya başlıyorum.

            Sonrası için hep bu rica basamağının aslında herkesle çalışılması gereken önemli bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum. Çocuklar dışında okulda ki tüm bileşenlerle belki de. Ya da hayatımızda yer edinen kişilerle…
Akışın devamlılığı, sürekliliği, bir sonraki çatışmanın çözümü için daha güvenle iletişim kurma motivasyonuna olan katkısını hep akılda tutalım istiyorum.

          Bu haftaki kutlamalarımı sadece çocuklara ayırarak hepinize kalbinize değen ricaları cesaretle hayata geçirdiğiniz haftalar diliyorum.

Özge'nin Şefkatli Eğitmen Günlüğü 29. Hafta

Sura Hart ne diyor?
Hepimiz doğal vericileriz. Gençler de buna dahil.


Katkıda bulunmak öğrencilerimizin en temel ihtiyaçlarından biridir. Sınıfınızdaki öğrenciler size, diğer öğrencilere ve sınıfın işleyişine nasıl katkıda bulunuyor?


Ben ne düşünüyorum?
Hepimiz doğal vericileriz. Çocuklar ve yaşlılar da buna dahil, değil mi? Teyze olmama az kala bebeklik üzerine okumalar yapıyorum. Bir bebeğin dünyaya gelmesinden itibaren ihtiyaçları, davranışları, arayışları o kadar bugünkü hallerinin temeli ki… Daha o günlerden verici insan. Paylaşmaya açık, merakla izliyor. Ve karşılığında bir şey almak istiyor; bir sarılma, gülüş, öpücük. Çünkü her şey döngüsel, hiçbir şey çizgi üzerinde dümdüz ilerlemiyor hayata dair. Geri dönüşüm işaretindeki oklar gibi.
Katkıda bulunmak, hayatımıza bir şeyler katmak istiyoruz.
Nasıl bir katkıdan bahsediyoruz? Aklıma ilk gelen yüzde oluşan tebessüm. Birinin hayatına katkıda bulunmak istiyorsam o tebessümü yakalayabilmek için elimden geleni yapmayı seçiyorum. Kendi kendime minik yollar buluyorum bunun için:
-Sevdiğim bir yazara onu okurken hissettiklerimi yazdım geçen gün.
-Bugün evde kek yapıp yaşadığım yerdeki sevdiklerime götürdüm.
-Sıkıca sarıldım zor günlerden geçen bir yakınıma.


Bunun gibi bir sürü örnek yazabilirim alt alta. Kendimi işe güce gömüp yaşamayı atlamadığım zamanlar bu minik ayrıntılarla iç içe yaşıyorum. Karşılık beklemeksizin, gönülden vermek insanın kalp kaslarını en çok geliştiren şeylerdenmiş. Bu anlara daha çok vakit ayırıp, önceliğime aldığım için iyice görebiliyorum artık.


Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Her an birbirimizin hayatına dokunuyor, katkıda bulunuyoruz aslında. Bana, birbirlerine, sınıfa diye ayırmak güç. Pek çok örnek dökülüyor şimdi kalbimden klavyenin tuşlarına…
-Ayrı yerlerde olup birbirimizi düşünerek bir şeyler yapmamız beni öylesine mutlu ediyor ki… Ben hafta sonu gittiğim kitapçıdan mutlaka “Anne Tavuk Anlatıyor” serisinden bir kitap alıyorum. Onlardan bazen bir resim, bir taş, bir sarılma geliyor. “Öğretmenim şöyle şöyle bir şey oldu, bunu hemen okulda anlatmalıyım dedim.” heyecanıyla hikayeler geliyor. Paylaşmanın kattıkları neyle ölçülebilir?
-Öğrenmenin katkısı ise her anımızla harmanlanıyor. Çocuklar birbirine anlatıyor öğrendiği en ufak bir şeyi bile. Çünkü dünya uçsuz bucaksız, evren sonsuz. O kadar çok şey var ki keşfedilecek. Bu sabah neler konuştuğumuzu gözümün önünden geçirdim ve şunlar çıktı: ışık hızı ne kadar hızlı, içeri giren turuncu kanatlı kelebeğin ismi, denizde görülen yosunlar, kemiklerimizin isimleri… Çünkü çocuklarla yaşamak bunu gerektiriyor. Her paylaştığımız birbirimize kattıklarımız aslında. Öğrenme dolu hikayeler.
-Birbirimizle güçlü bağlar kurduktan sonra yan yana olmak bile hayatımıza bir katkı aslında. Birimizin gelmeyişi o günü nasıl da etkiliyor. Merak ediyoruz, hastaysa endişeleniyoruz.


Sonrası ile ilgili ne düşünüyorum?
“Katkıda bulunmak” üzerine düşününce öyle güzel şeyler hatırladım ki... Her birini açıp bir deftere yazmak istiyorum. “Sen şöyle şöyle yaptığında benim hayatıma şu açıdan katkıda bulundun, teşekkür ederim.” bağında cümleler sıralamak istiyorum etrafımdakilere.
Dönemin son haftalarına girmişken “o eksik kaldı, bu yetişmedi, bu niye olmadı”ları bir kenara bırakıp “kattıkları” üzerine düşünmek beni bir rahatlattı ki sormayın gitsin.

Hepimiz yapsak güzel olmaz mı? Çocuklarla birlikte, öğretmen arkadaşlarımızda, dostlarımızla... İlişkilerde iyileşiyoruz, öğreniyoruz. Buradan bakınca ne çok kişinin, ne çok katkısı var onca şeye değil mi? Önümüzde somut bir paket olarak düşünmeden “katkı” denen şeyin neler olabileceğini düşününce açılıyor zihnin yolları. Bir tebessüm, önerdiği kitap, oynadığı oyun, paylaştığı meyve…



Ne mutlu en doğal haliyle verebilene. Paylaştıkça çoğalıyor insan.

Özenç'in Şefkatli Eğitmen Günlüğü 29. Hafta



Sura Hart ne diyor?
Hepimiz doğal vericileriz. Gençler de buna dahil.
Katkıda bulunmak öğrencilerimizin en temel ihtiyaçlarından biridir. Sınıfınızdaki öğrenciler size, diğer öğrencilere ve sınıfın işleyişine nasıl katkıda bulunuyor?

Ben ne düşünüyorum?
Vericinin önündeki doğal sıfatını düşündüm, kaldım. Doğal olduğuna o kadar inanmak istiyorum ki. Doğal olan çok şeyin başına gelenden bu da nasibini almış her halde. Gözümü kapattım, hepimizin doğal verici olduğu bir dünyayı hayal etmeye çalıştım, pek beceremedim. Çocuklar geldi gözümün önüne en çok, mümkünse yakınlarında ebeveyni bulunmayan, daha çok doğada.
Sonra bu bağlar nerelerde nasıl koptu da, hayal etmeye çalıştığımda daha fazlası gelmedi gözümün önüne diye düşündüm. Bir an içim sıkıldı, umutsuzluk kendini göstermeye başladı.
Sonra neler yapmaya çalıştığımızı, çabamızı, inadımızı, başka çaba ve inatları hatırladım, daha fazlasını hatırlattım kendime, sonra aldım rahat nefesi, el salladım umutsuzluğa.
Evet, vericiliğimiz doğal ve ben bunun doğal olduğunu bana unutturmalarına izin vermeyeceğim, en çok bunu hissettim okurken. Unutmadıkça da yaşayacak, büyüyecek.

Çocuklarla nasıl paylaşıyorum?
Buraya bir yılın hikayesini yazasım geliyor. İlk günden bugüne nasıl geldik, 23 çocuk bir yetişkinden nasıl bir topluluğa dönüştük, gelenleri nasıl dahil ettik içimize de sonra unutamadık bir daha. Her resmimize, mektubumuza konuk olmaya devam ettiler.
Katkıda bulunmak temel ihtiyaç. Kendimize, birbirimize, okulumuza, işleyişimize… Daha çok, daha az, daha iyi, daha kötü demeden. Hemen olmuyor ve bence iş yine duygusal güvenliğe geliyor. Bunu sağladıkça, sağlamaya çalıştıkça katkıda bulunabilme potansiyelimiz artıyor ve gelen katkıları daha iyi görür hale geliyoruz.

Her yol duygusal güvenliğe mi çıkıyor? sorularını duyar gibi oluyorum, ben de soruyorum kendi kendime. O kadar her şeyle ilişkili ki. Birbirimizle bağımızın güvencesi sanki. Güvende hissediyorsak, kabul gördüğümüzü, duyulacağımızı hissediyorsak varlığımız değişiyor, dönüşüyor. Çocuklarla deneyimim de bu yönde. Sene başında, sesini duymadığım, bedenen de içe kapanık, kafası eğik, yavaş hareket eden çocuk, birbirimizi tanıdıkça, duyup gördükçe, birlikte yaşamak ve öğrenmek için nelere ihtiyacımız olduğunu konuştukça, kökü toprakta suyla buluşmuş bir fide gibi adeta. Dikleşiyor kalbinin önüne eğilen omuzları, sesine duygusu ekleniyor, bedeni kendi hızını buluyor, istediği renkte açıyor. Bu benim fark etmeyi en çok sevdiğim değişikliklerden, büyük armağan benim için. Gerçek varlığımızı mümkün kıldıkça, katkıların bağlantısı kuruluyor, niteliği artıyor, her birimizi ve topluluğu güçlendiren bir şeye dönüşüyor.

Kendimi nasıl değerlendiriyorum?

Bu blog da kendimize, birbirimize ve topluluğumuza katkı niyetiyle başladı. Niyetimiz daim, bağlarımız güçlü olsun. Özgecim ne güzel demiş: Paylaştıkça çoğalıyor insan.




20 Mayıs 2018 Pazar

Doğayla Barış 2



“Çocukla barış” ortaya çıktığı gün hemen ardından gelmişti: “doğayla barış”.
Çocukların yeryüzüyle, yaşam döngüleriyle, etrafında yaşayan canlılarla bağ kurabilmesi dünyanın gidişatına baktığımızda oldukça önemli bir durum haline gelmekte.
Bunun için dışarı çıkmak, mevsimleri ve değişimleri gözlemlemek, yeryüzündeki canlılığın farkına varabilmek adına kitaplardan beslenmek; bazen bir doğa rehberiyle bazen bir öyküyle dünyaya bakmaksa en iyi yollardan biri.


Çocuklarla çalışırken ilham olan, yeryüzüyle bağımızı güçlendiren, içimizi yeşerten “Doğayla Barış” araç listesinin ikincisi için şöyle buyrun:


1) Sorularla Cevaplarla Ekoloji

Yayınevi: 1001 Çiçek
Yazan: Sophie Lamoureux
Resimleyen: Sebastien Telleschi ve Cyrille Meyer


Yeni bir kavramla karşı karşıyaysak ve bunu her yönüyle öğrenmeyi hedefliyorsak önce sorularla baş başa kalmak öğrenmek için en iyi başlangıç sayılabilir.


Sorularla Cevaplarla Ekoloji; Dünya’da yaşam nasıl başladı?” sorusundan “Gelecekte çevre dostu ürünler nasıl olacak?” sorusuna kadar yeryüzündeki sistemlere, dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunlara ve bizim atabileceğimiz adımlara tek tek cevap veriyor.


Tüm bunları zengin görsellerle, eğlenceli karikatürlerle ve sade bir dille yapması da onu ekoloji konularında temel kaynak olarak kullanmamıza yarıyor.


2) Ekolojik Mahalle

Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi
Yazan:Ralph Weder
Resimleyen: Virginia Patrone
Çeviren: Çisel Cengiz


Yeni İnsan Yayınevi ekoloji kitaplarıyla yetişkinlerin kitaplığında dizilirken, Fide Serisi ile de çocukların kitaplığını renklendiriyor. Serinin ilk kitabı olan Ekolojik Mahalle’de Lily bizi arkadaşları ile topluluk bahçelerine davet ediyor. Topluluk bahçesinde komşularıyla birlikte sebze ve meyve yetiştiriyor, birlikte hasat ediyorlar.
Topluluk bahçesinde komşularıyla oturabilecekleri bir cafe inşa etmek için para toplamaya karar veriyorlar. Garaj satışı, araba yıkama, geri dönüşüm, zehirsiz ev gibi pek çok yeşil adım atıyorlar bunun için. Attıkları her adım bize ekolojik mahalle olma yolunda topluluk olmaya dair pek çok fikir veriyor.


Kitap aynı zamanda bir topluluk kurma hikayesi. İnsanların bireyselleştiği, dayanışmanın gücünü özlediğimiz şu günlere şenlikli bir örnek: Ekolojik Mahalle.














3) Çorbadaki Ekoloji

Yayınevi: Pan Yayıncılık
Yazan: Ileana Lotersztain, Mariela Kogan
Resimleyen: Pablo Piyck
Çeviren: Saliha Nilüfer


Ekoloji hayatımızın önemli bir parçası ve harika bir bilim dalı. Peki çorbada ne işi var diyeceksiniz? Hikayesi öğleden sonra 2’de başlıyor. Anlat anlat bitmiyor; saatler 22:00’yi gösterdiğinde anlıyoruz ki “Çorbada bile ekoloji var!”
Mariela bir biyoloji doktoru, büyüyünce çevre bilimci olmak isteyen yeğenlerine bunun için büyümeyi beklemelerine gerek olmadığını söylüyor. Onların nerede yaşadıklarının, kaç yaşında olduklarının bir önemi olmadığını; isterlerse ekolojinin hepimizin hayatıyla nasıl da yakından ilgili olduğunu gösterebileceğini söylüyor.


Ve sonrasında başlıyorlar sormaya:
“Peki, bütün bu eşyalar neden yapılmıştır?
“Meydanlar ne işe yarar?”
“Bir türün nesli tükenince ne olur?”
“Arabaların çıkardığı o duman nereye gidiyor?”
“Neden her meyveyi tüm yıl boyunca elde edemiyoruz?”
“Gezegeni korumak kimlerin işidir?”


4) Neden Dünyayı Önemsemeliyim?

Yayınevi: Tübitak
Yazan: Susan Meredith
Resimleyen: Sara Rojo
Çeviren: Yalçın Arslantürk


Tübitak’ın minik, ekonomik ve zengin içerikli kitaplarından Neden Dünyayı Önemsemeliyim? sorduğu soruya cevap verebilmek için dünyaya dair pek çok sorunu açıklamış ve çözüm yollarını sıralamış.
“Gezegenimizin derdi ne?” diye başlayan kitap yeryüzünde yaşanan sıkıntılarla ve sorunlarla bizi karşılasa da “en küçük girişimler bile birikip fark yaratabilir” umuduyla güç veriyor. Dünyayı önemseyebilmek için onu ve karşı karşıya kaldığı sorunları iyi tanımak gerekiyor.


Ancak bunları öğrendikten sonra adımlarımız yeşerebilir; karbon ayak izimiz azalabilir.
Yine Tübitak’tan çıkan “Neden geri dönüştürmeliyim?” ve “Neden formda kalmalıyım?” kitapları da bizden tavsiye.


5) Fil Ozof’un Doğa Günlüğü


Yayınevi: Taze Kitap
Yazan: Fatih Dikmen
Resimleyen: Büşra Çakmak


Fil Ozof, ormanın derinliklerindeki laboratuvarında birbirinden ilginç deneyler yapan, kendisinin ve orman halkının aklına takılan sorulara yanıtlar bulmaya çalışan ve bunları tek tek günlüğüne yazan taptatlı bir fil. Doğa günlüğünde de mutlaka bir gün aklıma düşen, enteresan sorularla karşı karşıyayız.


-Hayvanlar rüya görür mü?
-Zürafaların kafasına kan nasıl gidiyor?
-Göçmen kuşlar yollarını nasıl buluyor?
-Kışın ağaçlar niye donmuyor?
-Balinalar nasıl karnını doyuruyor?
-Deniz kaplumbağası neden sahile yumurtlar?
-Yanardağlar niye patlıyor?


Yaz yaz bitmez yeryüzünün akıl almaz soruları :)
Fil Ozof’un Doğa Günlüğü komik karikatürler ve çılgın deneyler ile cevapların peşinde elinden düşmüyor insanın.



6) Özgür


Yayınevi: Taze Kitap
Yazan - Resimleyen: Emily Hughes
Çeviren: Zeynep Sevde


Ayılardan karnını doyurmayı, kargalardan konuşmayı, tilkilerden oyun oynamayı öğrenen bir çocuk…Bir gün ormanda daha önce hiç görmediği canlılarla karşılaşır. Ardından “tuhaf” şeyler yaşanmaya başlanır.
“Özgürlüğün tadını bilen birini asla evcilleştiremezsin…”
Çizimleriyle bizi büyülü ormanların içine alıveren Emily Hughes, “özgürlük” temasına da alışık olmadığımız bir yerden yaklaşmış aynı zamanda.

7) Vanilya Kışı


Yazan: Zeynep Alpaslan
Resimleyen: Baysan Yüksel
Yayınevi: Final Kültür Sanat Yayınları


Vanilya Kışı, Kiraz Çiçekleri, Umut Yazı ve Sarı Sonbahar… Zeynep Alpaslan’ın içten ve naif şiirlerinin yer aldığı kitabın bölümlerinin ismi.
Şiirler dört mevsimin en ince güzellikleriyle bezenmiş 3’lüklerden oluşuyor. Her biri de bahçelerin, ormanların içinden geçiyor; uzun yürüyüşlere sürüklüyor okuyucuyu. Kuşlar, böcekler, taze meyveler, çiçekler, bulutlar etrafınızda dönüp duruyor siz sevdiklerinizi dizelerde düşlerken.
Baysan Yüksel’in zarif çizgileri ise can vermiş her birine.

Kitap devamlı dinlemek istediğiniz, sonu geldiği gibi başa sardığınız bir şarkı gibi. Sarı Sonbahar’ı okuyup tekrar Vanilya Kışı’na dönmek istiyor insan her defasında. Doğanın eşsiz döngülerine şiirlerle bakmak vazgeçilmeyen bir alışkanlığa dönüşebilir bir süre sonra.

8) Dalga


Yayınevi: Bir Kitap Yolla
Resimleyen: Suzy Lee


Bu kitabın yazarı yok. Çünkü kendisi bir sessiz kitap. Suzy Lee’nin çarpıcı çizimleri, sadece iki renkten oluşan sulu boya resimleri bizi merak ve eğlenceli dolu bir dünyaya çağırıyor.

2008’de New York Times tarafından En İyi Resimlenmiş Çocuk Kitabı seçilen Dalga küçük bir kızın deniz kıyısındaki maceralarını anlatıyor.
Kelimesiz sayfalar her seferinde farklı şeyler düşündürüyor insana.

Havalar ısınırken, bir gün deniz kenarındaki canlı çeşitliliğini, dalgaların getirdiği zenginlikleri keşfetmek sizi de Dalga da olduğu gibi heyecanlı bir yolculuğa çıkarabilir.

9) Usturlab Atölye - Kutu Oyunları


Kitapların ardından çocuklarla birlikte eğlenerek oynayabileceğiniz oyun önerilerimizde sıra.
Usturlab Atölye’den çıkan bu kutu oyunları çocukların orman ekosistemini tanırken bitkilerin yaşam döngüsü içindeki önemini fark etmeleri, hayvan ve bitkilerin dünyasını eğlenerek keşfetmeleri için tasarlanmış.


Orman Kaşifleri - Tabiatın İzinde Araştırma Oyunu
Orman Kaşifleri - Ekosistem Besin Zinciri Oyunu


Ayrıntılı bilgi için: https://www.ormankasifleri.com/

10) La Tortue Rouge - Kırmızı Kaplumbağa


Listemizin sonunda masal gibi bir film var. Fransız-Japon ortak yapımı filmin yönetmen koltuğunda Michaël Dudok de Wit oturuyor.
Filmde herhangi bir diyalog yok. Ancak rüzgar sesi, yağmur sesi, yengeçlerin ayak sesleri, yaprakların sesi, suyun sesi... Doğanın senfonisi bazen bir tsunami yaratıyor, bazen güneşli bir gün, çarşaf gibi bir deniz...


Film, denizde geçirdiği bir kaza sonucu kendisini kaplumbağaların, yengeçlerin ve kuşların yaşadığı ıssız bir adada bulan bir adamın bu ıssız adayı terk etmeye çalışmasını konu ediyor. Adam defalarca sal yapıyor kendine, adadan kurtulmaya çalışıyor. Başta doğayla mücadele veriyor. Ancak her seferinde başına öyle bir olay geliyor ki… Film boyunca düşünüyor insan: doğa, savunmasız kaldığımızda savaşılacak bir şey mi; yoksa uyum içinde yaşayabileceğimiz bir yer mi?


Filmin tamamı el çizimi, karakterlerden doğaya her şey oldukça sade. Hikaye ise çok naif. Doğayla ilişkinizi sorgularken film bittiğinde göz yaşlarınızı silebilirsiniz.